ÖĞRETMEN OKULLARI; ÖĞRETMEN YETİŞTİRME POLİTİKALARI VE EDEBİYATIMIZ
Bu yalın gerçeği izleyerek çok uzun dönemler eğitim ve öğretim dinsel bir alanın uzantısı olmuştur. Ancak kutsal bilinen zümrelerin ve feodal beylerin, kralların sonunu getirecek olan geniş yeniden üretimin, serbest rekabetçi kapitalist toplumun iktidarı anlamını da taşıyan 1789 Fransız İhtilali’nden sonra eğitim dinsel kökeninden sıyrılmış, laik, bilgi temeline dayalı bir eğitim durumuna gelmiştir.
Eğitimin dinsel alanın dışına kaymasıyla birlikte yalnızca eğitimle ilgilenen bir zümrenin, öğretmenlerin yetiştirilmesi sorunu da önemli bir toplumsal uğraş alanı olarak toplumdaki yerini almıştır.
Bizdeki öğretmen okullarının tarihçesini 1848 yılında İstanbul’da açılan Darülmuallimin’e kadar uzatıyoruz.
II. Mahmut döneminde, 1838 tarihinde çocukların “rüşt” (erginlik) yaşına kadar okuyabilmeleri için ortaokul düzeyinde Rüştiyeler açılmış, çocuklar ergenlik yaşına kadar bu okullarda öğrenim görmüşlerdir. Buralarda yetişen gençler devlet işlerinde gerekli olan yazışmaların ve kimi ticari hesapların sorumluluklarını üstleniyordu. 16 Mart 1848 tarihinde ilk kez Fatih’te, Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere üç yıl süreli Darülmuallimin-i Rüşdi adını taşıyan bir erkek öğretmen okulu kurulmuştu. Bu tarih, öğretmen okullarının ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilmekte ve bugüne kadar her yıl 16 Mart tarihi öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır.
1868 ve 1890 yıllarında yapılan değişikliklerle bu okul İptidai (İlkokul), Rüştiye (Ortaokul) ve İdadi (Lise) öğretmenliği bölümlerine ayrılmıştı… Kız öğretmen okulu (Darülmuallimat)ın kuruluş tarihi ise 1870’tir. 1891’de Erkek Yüksek Öğretmen Okulu (Darülmullimin-i Âli),1913’te Ana Öğretmen Okulu (Ana Muallime Mektebi –ana okulu öğretmeni yetiştiren), 1914’de Kız Yüksek Öğretmen Okulu (Darülmuallimat-ı Âliye) Kız Üniversitesi ile birlikte açıldı.
Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) kuruluş tarihi 1857’dir.
1912-1913 yılı içinde İstanbul ili dışında 17 ilde daha darülmuallimin (öğretmenevi- yuvası) kurulmuş olduğunu görüyoruz. Darülmuallimin tarihinde en önemli okul İstanbul Öğretmen Okulu olmalıdır. Maarif Nazırı ve İttihat Terakki tarafından özel bir ilgiyle gözlenen İstanbul Darülmuallimi’nde Mustafa Satı Bey’in çok önemli bir yeri vardır. Cumhuriyet eğitim tarihinde çok önemli bir yeri olacak olan Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un da sonradan, Satı bey görevinden ayrıldıktan sonra öğrencisi olacağı bu okulda Mustafa Satı Bey’in gözlem / deney ve uygulamaya dayalı pozitivist bir anlayışta bir eğitim sistemini yaşama geçirmeye çalıştığını görüyoruz. Bu okul öğretmek için bilmenin yetmeyeceğini, bildiğini öğretebilme sanatının da çok önemli olduğunu işleyen, pedagojiye önem veren bir anlayışla öğretmen yetiştirmektedir. Mustafa Satı Bey’in okulda yerleştirmeye çalıştığı anlayışın temelinde İslam şeriatının içtimai ve ahlaki görevlerinin de anlatılması, İslam uygarlığı ile Avrupa uygarlığının birleştirilebilmesi gibi kaygılar da yer almaktadır.
Burada bir de uygulama okulu açılmıştı. Bu uygulama okulunda İhsan Sungu yönetiminde gerçekleştirilen çalışmaların da ileri dönemde öğretmen yetiştirme politikaları üzerine önemli etkileri olacaktır.
İstanbul Darülmualimi’nin öğretmen adaylarına kazandırmaya çalıştırdığı ilkelerden biri de öğretmenin bir halk önderi olarak görülmesi ve toplumsal uyanış için kendini görevli kılmasının sağlanmasıdır. Okulda kitaplık, müze ve laboratuvar önemli bir yer tutuyordu. Yabancı dil, resim-el işi, müzik, beden eğitimi, çevre gezi ve incelemeleri okul çalışmalarında öne çıkan etkinliklerdi. Okulda “Tedrisat Mecmuası” diye bir dergi çıkarılıyor, sergiler açılıyor, bilim ve sanat adamlarına konferanslar verdiriliyordu.
Okul, ülkenin her tarafındaki öğretmenlerle de ilişki kuruyor, mektup zinciri içinde bulunuyordu. Okulu bitirip görevle Anadolu’ya dağılmış öğretmenlerin tümünün okula geri çağrıldığı, birlikte değişik konularda tartışmaların yapıldığı toplantılar düzenlendiği de bilinmektedir.
Arap kökenli oluşu ve yaptığı bazı çalışmalar kimi çevrelerin tepkisini çekince Satı bey 21.02.1911 tarihinde istifa edip ayrılmıştı.
İsmail Hakkı Tonguç 1916 yılında öğrencisi olacağı okulu şöyle anlatıyor:
“Öğretmenlerimiz iyi niyetli, işlerinin ehli, öğretmen okulu idealine bağlı, Batı kültürü ile ilişkisi olan, yazı yazabilen, yayın yapabilen öğretmenlerdi. İçlerinde yeni pedagoji hareketleri yaratıp ülkeye yayanlar, yazın aleminde tanınanlar, öğrencileri diledikleri yöne sürükleyip götürenler, ‘Baba’ diye anılan İsmail Şerifler vardı. Adlarını her zaman saygı ile andığımız bu ülkücü insanlar bize öğretmenlik mesleğini sevdirmişler, hatta daha ileri giderek, ‘halkı bilisizlikten, ülkeyi içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan öğretmenlerin kurtaracakları düşününü aşılayabilmişlerdi.
Hocalarımız derslerine hazırlıklı gelirler, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin gibi sanatçıların yapıtlarını okutarak Batı Dünyasını ballandıra ballandıra anlatarak kendi yaşamlarından canlı örnekler getirerek bizlere yeni bir yaşam görüşü aşılamaya çalışırlardı. Okulumuzda o dönem çok geçerli sayılan ve ‘hadsi yöntem’ diye anılan gözlem esasına ve takrire dayanan öğretim yöntemleri uygulanırdı. Okulun laboratuvarları, resim-elişi derslikleri, beden eğitimi salonu çok iyiydi. Buralarda gözlem ve takrire dayanan, heyecanlı, zevkle dinlenen dersler görür, tartışmalar yapar, öğretmenlerimizden hoş öyküler dinlerdik. Yeni pedagoji yöntemleri uygulanan Uygulama Okulu’nda düğüne hazırlanır gibi örnek derslere hazırlanır, ders verirdik.” (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 31)
Öğretmenlik mesleğinin laik bir nitelik kazanması Cumhuriyet sonrası dönemin ilk hedeflerinden birisi olacaktır. 3 Mart 1924 günü çıkarılan 429,430 ve 431 sayılı yasalarla Hilafeti Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırılıyor, eğitim bilimsel ve laik bir temele oturtulup Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğuna veriliyordu. Tevhidi Tedrisat Yasası ile kapatılan vekâletlere bağlı medreseler ve mahalle mektepleri de Milli eğitime bağlanıyordu. Mesleğini yerine getirebilecek durumda olmayan imam öğretmenlerin tümden tasfiyesi ise öğretmen açığı nedeniyle ancak 1933 yılından sonra gerçekleşebilecekti. İmamlar ya öğretmenlik yapacak, ya imamlıkta kalacaktı.
İsmail Hakkı Tonguç, bu okuldan canlı tanığı olduğu eğitim yöntemlerini Pestalozzi ve Kerschensteiner gibi eğitbilimcilerden edindiği gözlem ve bilgiyle harmanlayarak önce Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne, daha sonra da Köy Enstitüleri’ne aktaracaktır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar öğretmen yetiştirme politikalarında dönem dönem çok farklı anlayışlar egemen olacak, çok farklı yapılanmalar ve örgütlenmeler içinde bu politikalar sürdürülecek, öğretmen kesiminin ve öğretmen yetiştiren okulların edebiyat ve bilgi dışı imgelem gücüne dayanan bir yazın üzerine olan düşkünlük ve becerileri de dönemlere göre değişen özellikler gösterecektir.
Mustafa Satı Bey önderliğinde ilk pozitivist ve deneysel eğitim kurumu olan İstanbul Öğretmen Okulu ile aynı dönemde, ülke sorunlarına birebir ilgili, kendini her alanda toplumsal önder olarak gören öğretmen yazarlar yetişmesine de olanak sağlamıştı.
Öğretmen kökenli yazarlar üzerine yaptığımız bir araştırmada karşımıza çıkan en ünlü adın Reşat Nuri Güntekin solduğunu görüyoruz. Çağdaş Türk Edebiyatının ünlü roman, öykü ve tiyatro yazarı Reşat Nuri Güntekin, 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. Çanakkale'de ilköğrenimini yaptı. Galatasaray Lisesi'nde bir yıl okuduktan sonra İzmir'deki Fransız Okulu'na girdi. Bu okulu bitirmeden ayrıldı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1912).
Bursa Sultanisi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, İstanbul'a atandı (1916). Vefa Sultanisi, Erenköy Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi, Kabataş, Galatasaray, İstanbul Erkek liselerinde edebiyat, felsefe dersleri okuttu, Fatih Vakıf Mektebi müdürlüğünde bulundu. Mahmut Yesari'yle Kelebek adında mizah dergisi çıkardı (1923-1924). Uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra (1913-1930), Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi oldu (1931). Çanakkale milletvekili seçildi (1939-1944).
Memleket gazetesini çıkardı (1947). Unesco'da Türkiye Temsilciliği, Paris'te kültür ataşeliği görevlerinde bulundu. Emekli ye ayrılıp yeni eserlerini yazarken yakalandığı kanserden, tedavi için gittiği Londra'da 13 Aralık 1956'da yaşama gözlerini yumdu. Cenazesi yurda getirilip Karacaahmet'te toprağa verildi.
Çalıkuşu romanı ile ünlenen Reşat Nuri, yalın bir dil kullanarak Anadolu insanının yaşantısını, sorunlarını dile getirmeye çalışmıştı. İyimser bir kişiliğe sahipti. Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak gezdiği bölgelerde, çok derine inemeden bölge kültürünü işlemeye çalışır. Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Yeşil Gece, Damga ve Akşam Güneşi adlı romanları oldukça ünlenmiş, sinema filmi ve dizilere aktarılmıştır.
Cumhuriyet öncesi dönemin edebiyatına kabaca bir göz attığımızda Tanzimat döneminin edebiyatında yoğun bir Fransız romantizmi etkisi gözleriz. Dönem yazarları epistemolojik olarak geleneksel kültürden kopmadan, kültürde geç kalmış olmanın etkilerini farklı biçimde hissederek birer terbiyeci yazar olmaya çalışmışlardı.
Bir tür Batı taklitçisi anlayışın egemen olduğu dönemin ikinci güçlü akımı Edebiyatı Cedide akımı, Serveti Fünun dergisi çevresinde örgütlenmiş, kimi semboller ve simgeler üzerinde yoğunlaşarak, Arapça ve Farsça sözcükleri daha bir ilgiyle kullanarak bir geri çekiliş, bir çöküş edebiyatı sürdürümcülüğünü yapmıştı.
Ömer Seyfettin ve Tevfik Fikret gibi birkaç adın bu genel akımın dışında kaldığını, kendi özgün tarzları içinde yazdıklarını görüyoruz.
Bir düşünürümüz Edebiyat-ı Cedide için şunları söylüyor: “Hem de gencin geceleri aya tapıp, gündüzleri güneşe bakamayan, uyanıkken rüya görüp uykuda kabus geçiren cinsten olanı makbuldür. Böylesi ‘Hicran-nisyan-giryan-buhran’ nöbetleriyle parmağına doladığı aruz tesbihini günde yüz bir kere çeken edebi ‘tariki dünya’lık mertebesine erişmiş sayılır.
Edebiyat-ı Cedide genci manen ölmüş veya ölmek üzeredir. Göze görünen kalıbı hâlâ yaşıyor mu diyeceksiniz? Emin olunuz ki, o bugün değilse yarın, ama kesinlikle intihar edecektir.” (H. Kıvılcımlı, Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi, s 64)
Dönemin ünlü yazarlarından olan Yakup Kadri, Cumhuriyet etkisiyle Edebiyatı Cedide döneminin dekadansından sıyrılır, topluma başka bir gözle bakmaya başlar: “On dokuzuncu asır sonu Avrupa’da bir büyük inkâr devridir. Bütün kıymet hükümlerinin bâtıl ve bütün ölçülerin bozuk olduğunu ispat yoluyla birbiriyle müsabaka eden muharrir ve mütefekkirlerin adedi, o devirde sayılamayacak kadar çoktu. Bunlar bir takım kötü gençlik arkadaşları gibi bizi baştan çıkarır, bizi maceradan maceraya bürüklerken kafamızda yükseklerde dolaşan kimselerin sarhoşluğunu hissederdik. O Frenk üstadlardan ödünç aldığımız inkâr ve istihza kanatlarıyla, sani muhitimizin üstüne çıkmış, sanki mensup bulunduğumuz cemiyetin perişanlıklarına, adiliklerine, yalanlarına ve şarlatanlıklarına yukarıdan bir hakaretli yabancı gözüyle bakmış olurduk.” (Niyazi Akı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İnsan-Eser-Fikir-Üslup, İletişim Yayınları, İstanbul 2001, s 24)
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Her Ay dergisinin 30 Haziran 1937-20 Temmuz 1937 tarihli 4. sayısında yer alan “Edebiyat-ı Cedide ve Demokrasi Edebiyatı” başlıklı yazısına girerken İçişleri Bakanlığı’nın tanınmış “yazıcılar”a birer genelge göndererek “kalabalık kütlelerin okuduğu konulara Cumhuriyetçi bir ruh verecek yazılar için forma başına elli lira vaad” etmiş olduğunu aktarır. Yıl 1937; yeni Cumhuriyet kurulalı 14 yıl geçmiş aradan. Cumhuriyet yönetimi kendi kurucu felsefesi doğrultusunda bir yazın çalışması için eli kalem tutanları göreve çağırmakta, yazmayı özendirmektedir.
Aynı yıllarda Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye gelen, İstanbul ve Ankara üniversitelerinin kurulmasında büyük emeği olan Prof. Dr. Ernest E. Hirch, o dönem Türkiye’de gördüğü değişimi şöyle anlatıyor: "Eski kültür mirasına bilinçli bir dönüş için (altını biz çizdik) bu ülkede hemen hemen farkına varılmamış bir kültür dönüşümüne dikkati çekmek istiyorum. Bu, Türkiye'de Doğu kültürü ve dünyevi işlerde dahi İslâm inanç ve tasavvur dünyasına sabitleşmiş tutumdan, Batı kültürünün antik muhtevasına dönüşüm şeklinde gerçekleşmiştir. Rönesans ve hümanizmde ifadesini bulan kültür dönüşümünün, Konstantinopolis'in 1453'te Türkler tarafından zaptedilmesiyle Batı Avrupa'ya göç eden bilginlerle başlaması gibi Atatürk tarafından başlatılan modern Türkiye'deki kültür dönüşümü de, 1933 yılında politik sebeplerle Almanya'yı terk etmek zorunda kalan, fakat içlerinde canlı kalmış antik kültür mirasını da beraberlerinde götürüp oradaki reform fikirlerinin emrine amade kılan bir avuç Alman profesöründen teşvik görmüştür. 1941'de, Türk Milli Eğitim Bakanlığı dünya edebiyatından çeviriler külliyatını çıkarmaya başlamıştır. O zamanki Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in bu seriye yazdığı önsözden sadece iki cümleye atıfta bulunuyorum: ‘Hümanizmin ruhunu anlamak ve duyabilmek için ilk aşama, insan varlığını en somut biçimde ifade eden san'at eserlerini kendine mal etmekle başlar. San'at alanları içinde edebiyat insan varlığını ifade biçimlerinin en somut unsurlarını ihtiva etmektedir.’ Burada Almanya'daki etkinliğinden dört yüz yıl sonra Melanchton’un ruhu yeniden canlanmaktadır. Öğrenimin hümanizm ruhu içinde yenilenmesi yoluyla Türk gençliği, entelektüel ve politik kültürel bakımdan ilk defa rol örneklerinin batılılaştırılmasını kavrayacak ve onu gerçeğe dönüştürecek duruma getirilmektedir." (Ernest E. Hirch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, Ankara 1997, s 210-211, aktaran Kadir Paksoy, Mülkiye dergisi, Kış 2007, Cilt XXXI, sayı 257)
Öğretmen okullarından yetişen birkaç yazar ve kültür insanının sonraki dönemler üzerinde çok büyük etkileri olacaktır. Bunlardan ilki İsmail Hakkı Tonguç’tur. İsmail Hakkı Tonguç 1893 Silistre Tatar Atmaca Köyü, Kastamonu ve İstanbul Darülmuallimin’de eğitimini tamamlamış, Almanya’da Kerschensteiner ve Pestalozzi üzerine araştırma ve çalışmalar yapmıştır.
İkinci önemli ad, Kuyucaklı Yusuf ile Türk edebiyatında çoksesli roman kapısını aralayan, kahraman ve karakterlerine anlatıcı düzeyinde söz hakkı tanıyan Sabahattin Ali’dir.
Sabahattin Ali 1907 Gümülcine Eğridere’de doğmuş, Balıkesir Darülmuallimin ve İstanbul Muallim Mektebi’nde öğretmenlik eğitimi almıştır.
Üçüncü önemli ad, 1911 Cide doğumlu Rıfat Ilgaz’dır. Rıfat Ilgaz, 1930’da Kastamonu Muallim Mektebi’ni, 1938’de Ankara Gazi Eğitim Türkçe bölümlerini bitirmiştir.
Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın yan yana çalıştıkları Marko Paşa ve onun kapatılmasıyla başka adlarla süren gülmece dergisi etkinliği Türkiye kültüründe derin izler bırakmıştır. Bir örnekle bu konuya dikkat çekmekte yarar var.
“Radyo programı:
-Sabah-
6.30- Sabah ezanı, Necip Fazıl tarafından
7.00- Esneyerek uyanma: C.H.P. korosu
7.30- Hamdullah Suphi, Şemsettin Yeşil ve Necip Fazıl tarafından ilahiler. Üç acaip sesle.
8.00- Mekke’de sabah operasından bir arya. Beste: Kısakürek, okuyan solfat tiztenor Hamdullah
-Öğle-
12.00- Nazari donanma talimleri.
13.00- Amerikancı taklit.
-Akşam-
18.00- Altın kaplamalı saatlerin ayarı. Adi marka saatler başlarının çaresine baksınlar.
18.05- Torunum, dadım ve ben: Fatay tarafından monolog.
18.15- I love you 150 milyon: Recep Peker tarafından.
19.00- İngilizvari, Amerikanımtırak ve Almanımsı ajans haberleri.
19.30- You are always lu zıy cüzdan. Mister Yalman tarafından.
19.45- Yakında İstanbul’a demir atacak olan Amerikan donanması hakkında iğneden ipliğe malümat. Tatlı su amirali Abidin Daver tarafından.
20.00-My darling Recep C.H.P. temsil parmağı tarafından.
20.30- Arapça’dan Türkçe’ye sesli.
21.00- Mali ve mandavi marşlar.
23.00- Pekerist ninniler ve Radyopalas kepenklerinin inişi.
Muvafıklar! Şen ve esen kalın” (28.04.1947- Sayı 19, anan ODTÜ Halkbilimi Dergisi, 2005/1, sayı 19)
İstanbul Öğretmen Okulu’nda eğitimle ilgili ilk ivmeyi kazanmış İsmail Hakkı Tonguç’un etkisi yalnızca Köy Enstitüleri’nde değil, resim ve elişi atölyesini kurduğu Gazi Eğitim’de de gözlenir. Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Emin Özdemir, Adnan Binyazar gibi önemli yazarlarımız Köy Enstitüsü’nden sonra Gazi Eğitim Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde eğitim görmüşlerdir. Ümit Kaftancıoğlu ise Necatibey Eğitim Enstitüsü çıkışlıdır.
Gazi Eğitim Enstitüsü 1926 yılında alınan Orta Öğretmen Okulu açılması kararını izleyerek çeşitli aşamalardan sonra ortaya çıkmıştır. 1 Mart 1927’de Konya’da yalnızca Türkçe bölümü ile Ekim 1927’de Ankara’ya taşınmış, aynı yıl Pedagoji bölümü açılmıştı. 1935 yılından sonra Gazi Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü” yerine “Gazi Eğitim Enstitüsü” adı kullanılmaya başlandı. İsmail Hakkı Tonguç’un bu okuldaki el becerisi ve resmi temel alan uygulamaları okulun ruhuna büyük bir sanat gücü ve üretkenlik katmıştır.
İsmail Hakkı Tonguç’un hem düşünsel, hem eylemsel öncülüğünü yaptığı Köy Enstitüsü çıkışlı 17.341öğretmen arasından 300 yazar ve şair, aralarından 20 tanesi üniversitelerin güzel sanatlar fakültesi kuruculuğunu yapacak 400’e yakın müzik ve resim adamı çıkacaktır.
Köy Enstitüleri ve öncesindeki eğitmen kursları döneminde eğitim bir belletme, bilgi aktarımı kaba çizgisinin sınırlarından taşarak eğitimdeki gençleri farklı alanlarda yetkinleştiren, toplumsal birikimlerini genişleten bir kaynak durumuna gelmiştir. İlki 1936 yılının 6 Temmuz’unda Eskişehir’in Çifteler’inde Mahmudiye ve Hamidiye’de açılan Eğitmen Kursları’nda farklı bir eğitim içeriğinin etkin olduğunu görüyoruz.
Eğitmen kursiyerlerin kamuoyunda ilk görünüşü Ankara Halkevi’nde olacak, Mahmudiye Eğitmen Kursu’nu tamamlamış eğitmenler, 16.11.1936’da getirildikleri Ankara Halkevi’nde Aka Gündüz’ün Yarım Osman adlı oyunu ile kendi tasarladıkları Çoban adlı piyesi oynayacaklardır. “Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz’ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz’ün oyununun köy hayatından alınmış iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama, köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri, ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz.” (Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 135)
Eğitmenler hareketi başlarken onun hareket noktasını oluşturan “halk kültürünün önde tutulması” felsefesi eğitmen kursları, Köy Enstitüleri ve Yüksek Köy Enstitüsü deneyimi boyunca da yol göstericisi olacaktır. “Öğrenime gelince: Onu resmi öğretim programı az çok göstermiş. Fakat ruhu program taslağında değil, kursu yönetecek arkadaşların ellerinde ve hareket şekillerindedir. Köyde ve köylüde var olan değerleri genel ve geçerli değerler durumuna getirmek, bu kursların ve ondan sonra eğitmenlerinin uğraşlarının bir sonucu olmalıdır… Kursların kendi kendilerini yaratmaları en önemli noktayı oluşturur. İşi bizim klasik işler gibi irdeleyerek merkezden imdat beklerseniz buradan belki kitap, para alabilirsiniz. Ama ruhu vermek merkezin işi değildir.” (İ. Hakkı Tonguç’un Rauf İnan’a gönderdiği mektup, anan: E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 228-229)
Yüzde doksanı okuryazar olmayan, arpa ekmeğiyle yavan bulgura, yağsız peynire tutsak yaşayan, hayvanıyla birlikte yatan, bitten pireden yakasını kurtaramamış, bin yamalıkla gezen, emeği yedi bin yıldır tefeci bezirgân zümre ve toprak ağaları tarafından sömürülmekte olan, ter ve tezek kokulu köylüde var olan değer neydi acaba?
Bu değer, bereket törenlerinde, ritüellerde, seyirlik köylü oyunlarında, Keloğlan’da, Karagöz’de, Köroğlu’nda, Karacaoğlan’da örneklerini görebileceğimiz, halk kültürünün, çoğul, tüm hiyerarşilere ve kutsal böbürlenmelere kıçıyla gülen, tüm farklılıkları silen, deliyi padişah seçip ata bindiren, sonra da alaşağı eden gücüyle ilgilidir. Bu güç, ancak 2000’li yıllardan sonra Türkçe’ye kazandırılacak olan Mihail Bahtin’in Rönesans ve Dostoyevski çalışmalarında, Octavio Paz’ın Lâtin kültürü üzerine incelemelerinde ve Paulo Fraire’nin Ezilenlerin Pedagojisi adlı yapıtında sistemleştirecekleri kuramsal bir temele de oturtulacaktı.
Devrimci dehası ile özgün yöntem araştırmalarını, evrensel bilgiye ait kuramsal yapıyı kendi halk kültürüyle buluşturmayı başarmış İsmail Hakkı Tonguç da yarım kalmış Anadolu Rönesansı’nın mimarı olacaktı…
Eğitmen Kursları sonrası başlayacak Köy Enstiitüleri döneminde de öğrenciler içinde yetiştikleri toplumun kültürel değerlerini bir tür yenidendoğuşa uğratacak bir bakış açısı içerisinde eğitimlerini sürdüreceklerdir.
Haziran 1942 tarihinde çıkarılmış 4274 Sayılı Yasa’yla köy eğitmen ve öğretmenlerine verilen görev ve yetkiler oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır. Kültürel alanda yapacakları çalışmalardan başka, meslek kursları açmak, demircilik, dülgerlik, arıcılık, biçki-dikiş, hayvancılık, genel olarak tarım alanında uygulama ve örgütlenmeyle ilgili olarak da görevlendirilmişlerdir.
“1. Köy halkının milli kültürünü yükseltmek, onları sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirmek, köy kültürünün müsbet kıymetlerini yaymak ve kuvvetlendirmek için gereken tedbirleri almak; milli bayram günlerinde, okulların açılışlarında, mahalli ve milli adetlere göre kutlanan iş günlerinde törenler yapmak ve bunları halk türküleri, oyunları, marşları ve müzik aletleri esas tutulmak suretiyle tertip, tanzim ve idare etmek; köy halkını radyodan âzami derecede faydalandırmak;
2. Köyün ekonomik hayatını geliştirmek için ziraat, sanat, teknik alanlarında köylülere örnek olabilecek işler yapmak; okullarda sergiler açmak ve diğer münasip yerlerde panayırlar açılmasına yardım etmek; istihsalin artırılması ve ürünlerin kıymetlendirilmesi, köy iş hayatının canlandırılmasıyla ilgili tedbirlerin alınmasında köylülere gereken yardımlarda bulunmak; (…) ormanların faydalarını ve korunmalarını anlatmak, (…) yeniden kurulacakların kurulmasına yardım etmek;
5. Devletin ve köy halkının umumi menfaatleri ve mukadderatlarıyla ilgili milli müdafa, imece, asker ailelerine yardım, orman ve köy yangınlarını söndürme, ortaklama ziraat ve nakil vasıtaları edinme, her türlü kooperatifleri kurmak ve işletme gibi hususlarda köylülerle işbirliği yapmak ve bu işlerin icaplarına göre çalışmak;“ (İ. Hakkı Tonguç, Köy Eğitim ve Öğretiminin Amaçları, 29 Mayıs 1944, Kitaplaşmamış Yazılar, 1. Cilt, s 242-243, vurgulamalar bize aittir- Yazar Notu-)
Öğretmenler, bölgedeki yönetim birimleri ile (kaymakamlık, valilik vb) değil, doğrudan doğruya İlköğretim Genel Müdürlüğü ve merkezi hükümet ile yetki-sorumluluk bağlantısı içerisinde çalışmaktadırlar…
“Yasaya göre, Köy Enstitüleri, tüm eğitim ve kalkınma işlerinin merkezi durumuna geliyor. Yasanın hükümlerinin bir sonucu olarak, illerin yol yapım programlarının Köy Enstitüleri bölgelerine göre yapacakları yeni programlarla değiştirilmesi gerekiyordu. (…) Devlet örgütü bakımından yasanın belki en önemli yanı, Köy Enstitüleri’nin ve köy okullarının Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimi altında üretim ve tüketim kooperatifleri kurabilmeleriydi. Bu kooperatiflere öğretmenler, eğitmenler, öğrenciler ve köylüler üye olabileceklerdi. Böylece köy kooperatiflerinin ağırlık merkezi, Ekonomi Bakanlığı’ndan köylere kaymış oluyordu. Kooperatif hareketinin öncülüğü, memurlardan bir üretici olarak tanımlanan Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin eline geçiyordu.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 310)
Aynı yasayla, bir “Kooperatifler Birliği” oluşturulması da hüküm altına alınmıştır… (İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 701)
Yalnızca bir eğitici olarak değil, birer halk önderi olarak da yetişmiş olan Köy Enstitülü öğretmenler, ülkenin kültür ve edebiyat politikalarında da önemli izler bırakacaktır.
Batı Rönesansı üzerine ayrıntılı çalışmaları olan kültürbilimci Mihail Bahtin’in, Rönesans kapısı olarak gördüğü Rabelais romanı ile Köy Enstitülü yazarların yapıtları, halk kültüründen seçip aldıkları ve kurguladıkları arasında büyük koşutluklar bulunmaktadır.
Bahtin, arkasından Cervantes’in, Shakespeare’nin, Goethe’nin geçeceği Rabelais romanı için şu değerlendirmeyi yapar.
“Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” Bahtin’in Rabelais’e yönelik bu saptaması, Türkiye’de Köy Enstitüsü kökenli yazarlarda gözlenecektir. Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
Köy Enstitüsü kökenli yazarların yazınsallıklarının ana damarında bulunan halk kültürüne ait tuhaflıkları, uygunsuz buluşmaları içeren grotesk özellikler ve özellikle gülmece eğilimi, ne yazıktır ki, yazın araştırmacılarımız ve eleştiri ortamımız tarafından hemen hiç algılanamamıştır. Seçkinci, derebeyci anlayışı yansıtan bir aydın kesimi, edebiyatımızda halk kültürü öğelerini taşıyan yapıtları “Köy Romanı” yaftası ile karalayıp dışlamış ve türün kanon diyebileceğimiz genel anlayış içinde gözden düşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu yapıtların savunuculuğunu yapmış diğer kesim de, türün yalnızca “halkın çile ve sıkıntılarını yansıtan” bir tarzı benimsemiş olduğunu söyleyerek bu yapıtları kaba bir “toplumcu gerçekçi” kavram başlığı altında toplamış, onu değersizleştirmiş, yavan ve kuru bir yergiciliğe indirgemiştir. Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllarda toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir.”
Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarında grotesk halk kültürüne ait çoğul söylemin neredeyse başat öğe olması yanında, yine birçok araştırmacı tarafından çok sesli romanın önemli elemanları sayılan, heteroglossia, diyalogcu biçem, parodi, ironi gibi dolaylı anlatım yöntemlerinin zenginliği de kolaylıkla görülebilecektir.
Köy Enstitülü edebiyatçılar Batılı kodlarla kendi toplumunu çözmeye ve değiştirmeye yönelmiş öncüler gibi görülmemelidir. Onlar bir Doğu toplumunun iletişim araçları arasından, kendi dilleri ve yaşam gelenekleri içinde var olan değişimci güçle hem kendi aynalarını kurmuş, hem bu aynadan Batı dil ve kültürüne ışık tutarak, farklı bir perspektif, prizmatik bir bakış açısı oluşturmuştur.
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücünü taşıyan özel bir nitelik barındırmaktadır. Bu metinler, halk kültürü içinde de kendisine yer edinebilmiş dogmaya, tekil ve teolojik bildirimlere karşı groteski, tuhaflıkları öne çıkarmışlardır. Öncelikle vurgulanması gereken başlık budur… “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi”.
Köy Enstitüleri’nin kurucusu büyük kültür devrimcisi Baba Tonguç’un “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaş veriyoruz” sözü hiç unutulmamalıdır.
Köy Enstitülerinin ilk mezunlarını veriş yılları, Türkçe gülmece kültürün Markopaşa geleneği ile doruğa çıktığı bir zaman dilimine denk gelir. Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz adlarının yaktıkları gülmece ve halk kültürü meşalesini Anadolu’nun yirmi bir ayrı ocağından çıkıp gelen halk çocukları taşımaya başlayacaklardır.
Halk kültürünün yenidendoğuşa uğratılarak üstkültüre taşındığı, gülmece öğelerinin sanat ve edebiyat içinde önemli yer tutmaya başladığı dönemde göze batan üçüncü değişimse, Nazım Hikmet’in şiirde açtığı serbest vezin kapısı olmuştu.
1954 yılında Köy Enstitüleri İlköğretim Okulları’na dönüştürülüp kapatılmış olsa da enstitülerin etkisi ve kimi eğitim yöntemleri etkilerini sürdürmüştür. Sonraki yıllarda da öğretmenler içinde edebiyata ilgi sürüp gitmiştir…
Öğretmen yetiştirme politikaları koşutluğunda edebiyatta etkin eğilimleri göz önüne aldığımızda dönem dönem farklı anlayışların öne çıktığını görmekteyiz.
Genç Cumhuriyet’in eğitmenler girişimi, Köy Enstitüleri yapılanmasına dayanan eğitim devriminin sonuçları, yalnızca ülkedeki okuryazarlık oranının, kültür düzeyinin yükseltilmesi, halk yığınlarının günlük yaşama etkin olarak katılma olanaklarının sağlanmasıyla sınırlandırılamaz. Sanat ve edebiyatla uğraşan bireylerin kökenlerinde önemli bir değişim gözlenir. “Örneğin Tanzimat döneminde yazar ve ozanlarımızın %79,5’i İstanbul’da, %7,1’i Anadolu’da doğmuştur. Servetifünun döneminde ise İstanbul doğumluların oranı %73, Anadolu doğumluların oranı ise %11,7’dir. Cumhuriyet’ten yani 1923’ten sonra ise bu oranlarda büyük bir değişim ortaya çıkmış, İstanbul doğumluların oranı %29, Anadolu doğumluların oranı ise % 67 olmuştur.” (Emin Özdemir, Türk Edebiyatında Dönemler-Yönelimler, s 186-187)
Sayıları 17.341 dolayında olan Köy Enstitüsü çıkışlı “Cumhuriyet devrimci üretimi” öğretmen arasından 300’e yakın yazar ve şair, 47 parlamenter çıkmış... 400’ün üzerinde Köy Enstitülü resim ve müzik alanında adlarını duyurabilecek etkinliklere imza atmışlar, bunlardan 20 kadarı üniversitelerin resim ve müzik bölümlerine kurucu öğretim görevlisi olarak önderlik etmişl, profesörlük ününü almaya hak kazanmışlar… (Prof. Dr. Hasan Pekmezci, Köy Enstitüleri’nde Sanat, “Eğitim-Kültür’de Politik Yönelimler ve Köy Enstitüleri” başlıklı çalışma).
1973 yılında yürürlüğe giren 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu öğretmenlerin yükseköğrenim görmeleri zorunluluğunu getirilmiş ve ilköğretmen okulları da bir biçimde tapatılmış olmuştur. İlkokullara sınıf öğretmeni yetiştirilmesi için 1974-1975 öğretim yılından itibaren İlköğretmen Okullarının bir kısmında iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmıştır. 1982 yılında yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile iki yıllık Eğitim Enstitüleri Eğitim Yüksek Okuluna dönüştürülerek Eğitim Fakültelerine bağlanmıştı.
Eğitim Yüksek Okullarının süresi 1989-1990 öğretim yılından itibaren dört yıla çıkarılmış ve Eğitim Yüksek Okullarının bazıları Eğitim Fakülteleriyle birleştirilerek bu kurumlar “Sınıf Öğretmenliği Bölümüne” dönüştürülmüştür. Günümüzde öğretmen yetiştirme konusundaki yetersizlikler, her geçen gün artan sorunlar, geçmişte öğretmen yetiştirme konusunda uygulanmış başarılı modelleri anımsamaya, zaman zaman o modellere özlem duyulmasına neden olduğundan, öğretmen okullarının kuruluş yıl dönümü her yıl hatırlanmakta ve düzenli olarak kutlanmaktadır.
AKP hükümeti döneminde artan eğitimde ticarileştirme ve eğitimi dinselleştirme adımları, kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim anlayışı ile temelden çelişen politika ve uygulamalar, siyasi iktidarın yeniden “sıbyan mektepleri” ve “medrese eğitimi”ne dönmenin hesaplarının yapıldığını ve kimi somut adımlarının atıldığını görüyoruz.
Köy Enstitülü Yazarlardan Örnekler
Köy Enstitülü yazarlar arasında adı ilk anılması gereken kişi, köy enstitülü yazarların işaret fişeği, Bizim Köy adlı yapıtıyla Türkiye eğitim ve kültür ortamında, edebiyat dünyasında bir sarsıntıya yol açmış olan Mahmut Makal’dır.
Mahmut Makal’ı Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu, Adan Binyazar, Emin Özdemir ve diğerleri izleyecektir.
Mahmut Makal adlı İvriz Köy Enstitüsü çıkışlı bu genç köy öğretmeninin yol açtığı sarsıntı, kendisini de cezaevine boylatmıştır. Mahmut Makal’dan önce de yazılmıştı Anadolu köyünün yoksulluğu, yoksunluğu, çıplaklığı… Ancak, bunca yankı bulmamıştı. Makal’ın daha önce Anadolu köyünü yazan Nebizade Nazım’dan (Karabibik), Ebubekir Hazım Tepeyran’dan (Küçük Paşa), Reşat Nuri Gültekin (Anadolu Notları – II Cilt), Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan ayrımı neydi?
Mahmut Makal’ın anlatıcısı, kahraman ve karakteriyle aynı düzlemde duruyordu. O, köyün dışından, köyü betimleyen ya da kurgulayan biri değildi. Birinci çoğul anlatıcı kullanarak (biz) diyerek anlatıyordu köyü. Köylü bitliyse, yazarı da bitliydi (Bizim Köy, s 132), köylü yamalıklıysa, yazarı da yamalıklıydı (Hayal ve Gerçek, s 86).
Mahmut Makal, kendinden önce köyü yazanlardan çok ayrı bir dil ve biçem kullanıyordu. Onda, halk kültürünün değişimci, çoğulcu gücünün ateşi vardı; yazıları halk yığınları için yakılmış kocaman birer ateş gibiydi. Dönemin ünlü deneme ve eleştiri yazarı Nurullah Ataç, “Mahmut Makal’ın Ali Dündar’ın yazılarını okuyorum da bizim dil kavgamızdan utanıyorum doğrusu” diyecektir” (Nurullah Ataç, Ulus Gazetesi, Bizim Köy, s 150). Sabahattin Eyüboğlu da Makal’ın yazın tarzını “ekmek gibi alın teriyle kazanılmış ve tadına varılmış bir kültürle” olası görür (Sabahattin Eyüboğlu, Kültürler Dergisi, Bizim Köy, s 150).
Makal’ın dilinde, grotesk halk kültürünün gülmeceye dayalı yıkıcı gücü vardır. Yapıtlarında Mihail Bahtin’in çoksesli romanın anası saydığı yarı komik yarı ciddi halk anlatılarının biçemi egemendir. “Köylü tezeğini yakmasın da, günahını mı yaksın”dı? Yüz otuz haneli köyde bir kışta otuz dört çocuk ölmüşse ve ülkenin merkezinden gelen mavi renkli kâğıtlarda yiyecek ekmeğin zor bulunduğu köylerde alınması gereken hijyenik önlemler adı bile duyulmamış kimyasal maddeler önerilerek anlatılmaya çalışılıyorsa, kim ağlayacak, kim gülecektir? Okulda kullanılan alfabede “Baba bana bal al” diye yazmaktadır ve sınıftaki elli altı çocuktan yalnızca birisi balı görmüş bulunmaktadır (Bizim Köy, s 23).
“Kirr (eşek sıpası)! Anandan arkaya kalma! Seni canavar yir!” diyen bir anlatıcı, Bahtin’in Rönesans temeli olarak gördüğü grotesk halk kültürünün örnekleriyle çıkıvermiştir yazın alanına. “Hükümetin ettiği hayır, ürküttüğü kurbağaya değmeyecek”tir. Köydeki evde, karın tipinin içinde ısınmaya çalıştıkları ocaklarda, “önün kavurga kavursun, arkan harman savursun”dur (Bizim Köy, s 18). Aksaray köylüsü “Öküzle eşeği yan yana koşar, bu işe öküz de eşek de şaşar” (Bizim Köy 32); “Baş kalkmayınca kıç kalkmaz” olacaktır (Bizim Köy, s 74)
Mahmut Makal’ın Varlık dergisindeki yazılarıyla ülke kültür ve edebiyat gündeminin ortasına düşmesi, en çok İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden alınıp hakkında bin türlü iftira kampanyaları ve kovuşturmalar açılmış, çocuğu gibi sevip büyüttüğü enstitüleri kuşa çevrilmiş ve kapatılmaya doğru götürülen Tonguç’u sevindirmiştir. “İlk bomba patlamıştır, gerisi gelecektir, bunu kimse durduramaz,” demiştir Tonguç Baba (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 597).
Makal’ın ilk yapıtı “Bizim Köy”le başlayarak, halk kültürünün oyuncu köylüsü, yazarına el vermiştir bir kez… Makal’ın köylülerinin tüm Anadolu köylerinde olduğu gibi birbirlerine anlattıkları olayları oynayarak canlandırma gibi bir gelenekleri vardır. İnsanlık kültürünün kaynağında oyun ve oyunculuğu gören, insan türünü “homo ludens” (oyuncu yaratık) diye kavramlaştıran Hollandalı tarihçi Huizinga’nın bilimci buluşu yaşamda açığa çıkmaktadır. Makal’ın köylülerinin oynadıkları “Edi’nin evi” ve “Honnuk Dede” köy odasının tiyatrosu olarak kitaplara taşınacak (Hayal ve Gerçek, s 29-30), arkasından Makal yazıyı bir oyun gibi kullanmaya başlayacaktır. “Arife ikindisi ve bayram sabahlarında, camiden çıktıktan sonra mezarlığı yoklayacakların temiz görünmeleri de var işin içinde. Bayram dolayısıyla mezarlığın toprağı cam gibi olurmuş (Gözü perdeli olan bizler bu değişikliği göremeyiz). Toprak cam gibi olunca, yatan ölüler gelenleri seyrederlermiş. Kılık kıyafeti bozuk olursa ‘lan geride bıraktıklarımız perişan’ diye üzülürlermiş”. (Memleketin Sahipleri, s 27). Makal’ın yapıtları, Bahtin’in Avrupa Rönesansı’nın kültürel kapısı saydığı Rabelais romanı üzerine yazdığı “Rabelais ve Dünyası” adlı yapıtında ayrıntıları ile araştırdığı, ölümle yaşamı birlikte kutsayan, insanla diğer canlılar ve doğa arasındaki tüm farklılıkları yok ederek yaşamı çoğaltan grotesk halk kültürüne ait örneklerle doludur. Sigarayı bırakmış Koca Mustafa “Eskiden ölü gibiydim, şinci çivi gibiyim; nere çaksan ora geçerim” diye övünmektedir (Bizim Köy, s 78).
Köye Vali ve kalabalık bir bürokrat grubu gelmiştir. Arka arkaya konuşmalar yapılmaktadır. “Dışarıdan içeriye yemek taşıyıp, boş kapları içeriden çıkarıp duran bekçi Zobu Süleyman, bir uçtan da dışarıda biriken köylülere laf yetiştiriyordu.
İçeride neler konuşulduğunu soran Çolak Veli’ye kızdı:
‘Lafa meraklıysan gir de dinle arkadaş’ dedi. ‘Sana çene yetiştiremem ben. Ne bileyim, ne konuşuyorlar işte. Bana sorarsan, attıkları hep kurusıkı. Yol tozundan barut, keçi kığından saçma, doldur doldur boşalt. Alt yanı fasa fiso…’
Bu sırada odanın önünden yaşlı bir nine geçiyordu. Köye vali geldiğini duymuş olacak, orada duran jipin farlarını göstererek, ‘Vıh’ dedi, ‘valinin gözleri de kocaman kocaman…’
Besinsizlikten, kirden pastan ölmesek hale gelmiş olan ve ‘tavuk karanlığı’ hastalığına tutulan gözleri de belli belirsiz gören Kör Derviş çıkıştı Civanların Urkuya Nine’ye:
‘Gözlerinde it dirseği çıksın da bana benze e mi’ dedi. ‘Vali dediğin, adamdan olur, içeride öğün yiyor. O senin gördüğüne demirkırasi derler…’” (Kuru Sevda, s 129)
Anadolu Rönesansı’nın bu ilk işaret fişeğinin İç Anadolu bozkırlarından atılmış olması da işin ayrı bir yönüdür. Köy Enstitülü kökenli diğer yazarların, özellikle Ümit Kaftancıoğlu, Dursun Akçam ve Fakir Baykurt’un yapıtlarına bakıldığında çok daha farklı coğrafyalarda yetişmiş oldukları açıkça görülebilecektir. Kaftancıoğlu ve Akçam, Kuzeydoğu Anadolu’nun çoksesli, çok dilli, çok inanışlı kültürler mozayiği içinde doğup büyümüşlerdir. Fakir Baykurt, Göller yöresinin göçebe gelenekli Türkmen, Yörük kültürleri içinde dünyayı tanımıştır. Makal’ın yaşadığı coğrafya ise, dini inançları ağır basan, ocakların, şıhların dedelerin kol gezdiği İç Anadolu’nun yerleşik bozkırıdır. Makal, tek sesli teolojik kültürün örtüsünü aralayıp alttaki halk kültürünün grotesk gücüne ulaşmayı başarmıştır. 1957 yılı yayınlanmış “Memleketin Sahipleri”nde Batı Diableri (Şeytan Oyunları)ve Menippealarıyla koşut duran, halk kültürünün tekil anlatımlı kutsal dil içine uzanmış cin, peri, ocak hikâyeleri cirit atmaktadır. İnsan ve hayvan kılığındaki cinler, periler dolaşmaktadır ortalıkta. Cinler iyilik yapıp yol da göstermektedirler (Memleketin Sahipleri, s 58). Eşek ölüsünün yattığı yeri “yatır” diye satarak geçinen hocaların hikâyesi teolojik tekil dile ve karanlığa meydan okumaktadır. Nazar değmemesi için ceplere eşek dışkısı konmaktadır (Kuru Sevda, s 57)
Bahtin’in grotesk kültürün önemli imgeleri arasında tanımladığı hayvan dışkısı, sansürsüz cinsellik kol gezmekte, kutsal kavramlara da dil uzatılmaktadır. “Gelgelelim yeğenim, ellerin derdini bıçak gibi kesen fışkı, benim derde ‘ayağını topla’ bile demedi. O da beribenzer bir fışkı olsa hiç gönlüm kalmaz. Nasıl ya, Sultan Sülman’ın hamamı gibi; tütüyor… Akşam fışkıdan çıktıktangelli yattım; sabahadan zor geldim kendime.” (Memleketin Sahipleri, s 36) “Deli Kazım, ‘ötekilerinki yağmur yağdırmadıysa, dolu da yağdırmadı. Bu kendine hayrı olmayan deyüsün muskası batırdı Gâvur Yeri’ni. Cünüp herif! Bundan sonra sana muska yazdırırsam, üçten dokuza şart olsun’ dedi…” (Memleketin Sahipleri, s 46)
Latife Tekin’in Makal’dan kırk yıl sonra kaleme aldığı ve onu tüm dünyaya tanıtan “Sevgili Arsız Ölüm”ünün Huvat’, Atiyesi, Dimrit’i, ‘Ninnisare ninnisare’li eşek hikâyeleri, Mahmut Makal’ın “Memleketin Sahipleri” arasından çıkıp gelmiş gibidir. 1950’de yayınlanmış Bizim Köy’de köylünün oyunculuğunu edebiyata taşıyan Makal’ın biçemi, 1957’de dil oyunculuğunun ustalığına gelmiştir.
Mahmut Makal’ın yapıtlarında göze çarpan diğer özellik, diğer enstitü yazarlarında da örneklerini göreceğimiz yaygın lakap kullanımıdır. Halk kültürünü içselleştirmiş olan yazar, bu dili yazınsal ortama da taşımaktadır. Makal’ın kendi anlatımıyla, yüz otuz haneli köyünde asıl adıyla anılan kişilerin sayısı onu geçmemektedir. “Asıl adıyla anılan, on kişiyi geçmez köyde. Daha çok takma adıyla anılar insanlar.” (Bizim Köy, s 72). Kumbulu, Cıkcık Sülman, Alanın oğlu, İdalı, Bildiri, Dınkırı, Karaca, Çullu, Tönbe, Fosur diye sıralanır lakaplar. Okulda kayıt için ad sorduğunda, öğrencisi “Hassik” diyecektir adına.
FAKİR BAYKURT, DURSUN AKÇAM, TALİP APAYDIN, ÜMİT KAFTANCIOĞLU, EMİN ÖZDEMİR, ADNAN BİNYAZAR…
Köy Enstitülü öğretmen ve edebiyatçıların halk kültürü ile kurdukları zengin iletişim için gösterilebilecek en somut örneklerden biri, Cılavuz Köy Enstitüsü çıkışlı Ümit Kaftancıoğlu olabilir. Ardahan’ın Sazkara köyünden, yedi çocuklu yoksul bir Türkmen ailesinin çocuğu olan Garip Tatar (sonradan Ümit Kaftancıoğlu adını alır), Cılavuz Köy Enstitüsünü bitirdikten sonra anası Güllü’den dinlediği masalları Tek Atlı Tekin olmaz adlı kitapta toplayacak, Yelatan ve Dönemeç gibi Türk edebiyatı klasikleri arasında yer alması gereken edebiyat ürünleri verecek, Köroğlu Kolları adlı bir araştırma kitabı yayınlayacak, “Evreşe Yolları Dar”,. Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmlasınlar” adlı türküleri derleyecek, Türkiye Radyoları’nde bunca yıl sonra hâlâ kulaklarımızdan silinmemiş “Dilden Dile”, “Telden Tele” programlarını yapacak ve ödül olarak 11 Nisan 1980 günü evinin ve altı yaşındaki küçük kızı Pınar’ın da gözünün önünde, ülkeyi komünizmden kurtarmak isteyen milliyetçi bir gencimiz tarafından üzerine altı kurşun sıkılarak öldürülecektir. Katilin yaptığının yanına kâr kalmış olması, kısa bir süre yattığı cezaevinden çıkıp gitmesi işin en acı yanadır.
Çok yönlü bir halkbilimci olarak da kültürümüze birçok yenilik getirmiş olan Ümit Kaftancıoğlu’nun yapıtlarında Yelatan adlı dağın adı sıkça geçmektedir. Yelatan dağı, yöre köylüsü için yarı tanrı, mitolojik bir dağdır. Kaftancıoğlu’nun derlediği masalların yer aldığı “Tek Atlı Tekin Olmaz”da, Yelatan dağı bir bereket ve zenginlik kaynağıdır. Üzerinden geçen kuşun bile kanadını kapan Yelatan dağını yalnızca Yelatı adlı at aşabilmektedir. Kaftancıoğlu’nun Dönemeç adlı öykü kitabındaki öykülerinden Süpürge’deki erkek kahramanın adı da Yelönü’dür.
Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun tüm yazınsal ufku ve taşıdığı imgelem, halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir.
Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır...
Rabelais romanının, Rönesans ve grotesk halk kültürünün ana öğelerinden olan sansürsüz cinsellik Yelatan’da yoğun bir biçimde yer alır. Romanın kadın kahramanı Gülü, Ardahan’dan çok çocuklular için dağıtılan yardım parasını kavga ederek alıp köye dönmüştür. Başına hasetle toplanan köylü kadınlara şöyle bağırır: “Kız ne dikiliyorsunuz? Dikilinecek gidin, ergişileriniz evde ….lin, ….lin siz de para alın ay!...” (Yelatan, s 221). Köyün kahramanlarından Yarımağa Civciv’le konuşmaktadır: “Seninki arka arkaya yumurtluyor. Hepsi de horoz. Ver karını Aşır’a da çıkarsın iki yumurta.” (s 24),
Yelatan, öksüz, yoksul, başkasının evine sığınmış Gülü’nün Aşır’a ikinci karı olarak iki çuval una satılmasıyla açılır, yoksulluk, açlık içinde geçen yıllardan sonra Ardahan kaymakamına kafa tutan, ekmeğini taştan çıkaran, çocuklarını arka arkaya Cilavuz Köy Enstitüsü’ne gönderen bir kadın kahraman olarak yapılanmasıyla taçlanır.
Yelatan dağı, Klasik Yunan kültüründeki Olympos’a, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları’ndaki Evliyatepesi ile de koşutluklar gösterir. Yelatan, hem bir dağ, hem bir yarı Tanrı, hem yazgısıyla kavgalı insanın kendi iç dünyasında kurduğu, her sorunda iç ve dış tartışmalar açtığı bir metafor gibidir. Erkek çocuğu olmayan Aşır’a kardeşi Hüseyin “adam olsaydın Tanrı sana oğul verirdi” deyince, Aşır Yelatan’a el açıp kavgaya durur. Hem bir yakarış, hem bir başkaldırı vardır davranışında. Kadın kahramanlardan, Aşır’ın ilk karısı Güldene de üstüne kuma gelince Yelatan’ı konuşur: “Dur, dur ben o Yelatan’a Yelatan demem, sana bir ekmeğe el açtırmazsa! Dur o gününü de oynarım.” (s 51)
Aşır’ın işleri ters gider, malını mülkünü satıp Sarıkamış’ın bir köyüne göçmek zorunda kalır. Yine Yelatan’a seslenir: “Yıkılasın seni Yelatan!” Karısı Gülü uyarır: “Tövbe de tövbe. Yelatan öyle bir hal eder ki, ayağını başından aşırır.” (s 95).
Ümit Kaftancıoğlu, Yelatan’da bir “özdeyiş dili” kurmuştur. Her sayfada, her paragrafta ayrı bir özdeyiş yerleşmiştir. “Rabelais dil öğelerinin büyük kısmı, sözlü kaynaklardan alınmıştır; bunlar, halkın basit hayatının derinliklerinden süzülüp gelen saf sözlerdir.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 491) “Köprüden o yanı ki, âleme neyse, halama da o.” (Yelatan s 7) “Kara inek karlık günü buğdaya gelirmiş” (Yelatan, s 16), “Keçi dağda kıl haralda” (s 29), “Haso dışarı çıkmıyor, kurt içeri girmiyor” (s 29), “düşen çama baltayla koşanlardan oldun” (s 30), “dere tenha, tilki bey” (s 49), “Kırat kazığı çıkarır, kendi kıçına değer.” (s 51) “Okunu atıp da yayını saklama (s 63) –bu özdeyiş Dursun Akçam yapıtlarında da sıkça kullanılır-, “Yiğit bin yaşar, fırsat bir düşer” (s 78), “Bir gün poşanın işi paşaya, bir gün de paşanın işi poşaya düşer” (s 176), “don ıslatmadan balık tutuyor” (s 239) –Kuzeydoğu Anadolu nehirlerinde, bol taş, kaya vardır; balık taş altlarından, kaya kovuklarında elle tutulur- Özdeyişler arasında groteskin cinselliği de açıkça görülür: “Karıların ağzına ver yemişi, alt yanına ver kamışı.” (s 288)
Kaftancıoğlu’nun Dönemeç’inde de arka arkaya karnavalcı diyaloglar sıralanır: “Azrail gelmiş canım aliyer/ Yar gelmiş yarrağım elliyer.” “Ara yere atım/ kuru yere götüm”, “İt yatağında kırık ekmek.”, “Koca diye iti kırkanlar.”
Yelatan’da, Köy Enstitülü öğretmenlerin Sazkara’ya gelişinden ve öğretmenlerle ilgili çıkan dedikodulardan sonra köy düğünlerinde oynarken söylenen türkülere de ayrı bir renk gelmiştir (s 285):
“Odun attım oduma / Odun değdi buduma / Kırgızlar’ın kokmuşu / Sıçtı öğretmenin adına…
Sallan da gel sevdiğim / Yelatan yamacından/ Öğretmen mi olurmuş / Sazkara’nın acından…”
Halk anlatıları ve sözlü kültür derlemesiyle tanıdığımız Kaftancıoğlu, Yelatan’da da Bahtin’in Batı Hıristiyan kültürü için önemli kaynaklar olan Menippea’lara benzeyen çeşitli halk okumalarından söz eder. &