ÇEMBER DARALIYOR…

Covid 19 virüs pandemisi başlangıcında kafamızda bir yığın soru işareti vardı. Kimi on beş yirmi günlük bir grip gibi, gelir geçer dedi, kimi yıllarca bu illet yakamıza yapışık kalacak diye hükümler verdi… Bilim kaynaklarından ve Avrupa’dan gelen haberlerle irkildik, gerçeklikler yavaş yavaş gün yüzüne çıktı… Sonra bir korku bulutu kapladı içimizi ve ülkemizi. Üç ay kadar bir süre kısıtlamalar, çoğu zaman başımızı kapımızdan dışarı çıkarmaktan korkarak, yasaklar içinde yaşamaya çalıştık. 

1 Haziran’a kadar geçen süreçte yapılan bazı hatalara, göz yummalara karşın kamu sağlık hizmetlerimizin toplumcu geleneği ile salgını kısa zamanda kontrol altına almayı başarmıştık.

Ne olduysa 1 Haziran’da başlayan “normalleşme” adımından sonra oldu. On milyonlarca insan geçim sıkıntısı içindeydi zaten… Turizmciler, lokanta ve benzer işyeri sahipleri, devlet yardımına ulaşamayan küçük esnaf sabırsızlanıp duruyordu… Salgına yönelik ilk önlem paketinde de en çok düşünülen ve iktidarın hem ekonomik hem politik ortağı müteahhitler, bezirgân zümre dışında kalan millet ve halk tabakaları çok da önemli değildi yönetim katlarımızda... 

Koyverdiler tüm önlem ilkelerinin ardını… Ülkeyi tehdit eden bir salgın dönemi için inanılmaz şeyler yaşanmaya başlandı. Para musluklarının ağzı sonuna kadar açıldı, düşük faizli tatil kredileri verildi, bayramlardı, deniz kıyılarındaki et et üstünde tatillerde, vur patlasın çal oynasın takı törenli düğünlerde, zıvanasından çıkmış askere göndermelerde derken, birilerinin kârı ve cahilce keyfi uğruna aylarca çekilen eziyetle elde edilmiş zaman, onca diş sıkmanın ürünü olan her şey yele verildi…

Geçtik, “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir,” politikasına… Pandemiyi öncelikle kalabalık semtlerde iç içe yaşayan, korunma önlemlerine yeterince anlamamış ve boş vermiş bölgelere özgü, bizden uzakta gelip geçecek bir kara dalga gibi algılamaya başlamıştık ki, çember daralmaya başlayıverdi… Yakınlarımız, uzak akrabalar arasında kuşkulu birliktelikler, kontrol altında tutulmalar çıktı önce, arkasından tanıdık bildik adların, tıbbiye sıralarını paylaştığımız hekim arkadaşlarımızın acı haberleri duyuldu. Çember üstümüze üstümüze doğru gelir oldu. 15 Temmuz sonrası belli riskleri göze alarak on beş günlüğüne gittiğim Ardahan’da bizi oturduğu kahvehane masasında çay içmeye çağıran Ardahanlı dostumuz, güzel insan Turgay Yılmaz’ı alıp götürdü salgın… Binali Yıldırım’dan Bülent Arınç’a, Faik Öztrak’a, Ali Babacan’a, ekranlarda sıkça karşımıza çıkan politikacılar katıldı virüs bulaşmasından hastalananlar kervanına… Semt ve konum ayrıcalıklıkları silinip gider oldu uyarı haritalarından. 

Hastaneler doldu taştı… Sağlık ekiplerinde yorgunluk, yılgınlık, biz miyiz tek sorumlusu bütün bu düzensizliklerin, hep biz mi göğüs göğüse direneceğiz bu toplum için, bakış açısı yayılmaya başladı…

Dünya çapında yayılan salgına karşı en başarılı mücadeleyi yaşamında disiplinli ve ilkeli olmayı içselleştirebilmiş toplumlar, dayanışma duygusu yüksek halklar veriyor… Haydi üç doğum yapın, beş çocuk doğurun çağrılarıyla, şehirlerdeki her boş alanı kendi payını da cebellezi etmeyi ihmal etmeden bir müteahhit kârlı ağız suyuna çeviren, sokakları, caddeleri nefes alınamaz kadar binalarla dolduran bizdeki yönetim anlayışıysa,  söz cambazlıklarıyla durumu kurtarmaya çalışıyor…

Sağlık Bakanlığı verilerinin gerçeği yansıtmadığını, salgına karşı mücadelenin iyi yönetilemediğini söyleyerek yitirilen sağlık personeli için siyah kurdeleler takan Türk Tabipleri Birliği hedef tahtası durumuna getirildi. İktidar ortağı, ülkenin yakın geçmişinde politikasının defterinde en başa kin ve nefreti yazmış, Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da yaşanan kardeş kavgalarından siciline düşmüş şaibelere de aldırış etmeyen bir siyasi hareketin lideri, Türk Tabipleri Birliği’ni ihanetle suçlayarak kapatılmasını istedi, suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.

Hemen ertesi günlerde, 21 Eylül 2020 günü, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde aynı siyasi hareketin yıllar süren ısrarı ve öncülüğüyle içeridekileri de salıverilmiş bazı silahlı güç odaklarının hastaneye ve hekimlere yönelik saldırılarını izledik.

Cehalet, en baştan en dibe, gemi azıya almış gidiyor…

Toplu namazlarda, nutuk atılan meydanlarda,  salgın tehlikesi göz ardı edilirken, pandemiye karşı mücadelenin, bilimin bütün kuralları çiğnenirken, yerli ve yabancı parababalarının kârı uğruna ormanları tıraşlanmış güzelim doğası yağmalanmış Kaz Dağları’na sahip çıkmaya çalışan, kalabalıklardan uzaklardaki çadırlarında nöbet tutan doğa ve ülke sevdalıları jandarma baskınına uğruyor, salgın önlemleri çerçevesinde göz altına alınıyor.

Diğer yanda, Anadolu’nun dört bir yanında yer altını da yer üstünü de yağmalamakta büyük hüner kazanmış, zamanında “Bu milletin .mına koyacağız,” dediğini de itiraf etmiş bir işadamının başında olduğu Cengiz Holding’in Batı Truva Şirketi tarafından işletilmesi planlanan, Halilağa Bakır Madeni projesinin, Bayramiç Hacıbekirler Köyü’nde binlerce ağacın kesilmesine yol açacak çalışmalarına başlanabilmesi için yasal zorunluluk olan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) toplantısı yapılıyor… 

İktidarın Kocaeli milletvekilinin düğününe tam binbeşyüz davetli katılıyor. Çevre için direnenlere adam başı ceza kesilirken, milletvekilimizin düğün yeri olan Karayolları yiyor tek cezayı, dolayısıyla o da milletin kesesinden çıkıyor.

Ülkenin eğitiminden sorumlu koskoca bakan, öğrenci sayısını bilmiyormuş gibi internet üzerinden yapılacak eğitim için yapılan başvurulara “İnanılmaz bir talep var,” diyor. İnternetsiz, telefonsuz, bilgisayarsız halk çocukları isyan etmeyi de bilmiyor… Onlara mahalle aralarında itaat ve sadakat öğretiliyor çünkü… 

Milli Eğtim Bakanı özel okul patronu, Sağlık Bakanı özel hastane sahibi, Tarım Bakanı gıda ticareti yapan bir firma yönetiminden gelme… Bunlar yönetiyor kamunun eğitimini, sağlığını, tarımını… Kuşkusuz ki, tüccar mantığı kendine yontacaktır her şeyi…

Bizi yöneten anlayışın, iktidar felsefesinin ne olduğunun en güzel göstergesi özel gündemle kahramanlık gösterisi yaparken yitirdiklerini gizlemeye çalıştıkları Akdeniz politikasında ortaya çıkıyor. Halkımızı Akdeniz’e, Ege’ye pencere açamaz duruma getirmek isteyen, Batılı emperyalistler desteğindeki Yunanistan’dan pamuk ithal edip kâr etme, adamlarına iş alanı açma derdindeler… Kendi çiftçisinin belini kırarken kesesini dolduruyor adamlar. Yunanistan’dan 158.000 Ton Pamuk ithal etmişiz; Ege’deki tüm üretim ise 156.000 Ton… Çünkü bu anlayışın yaşam felsefesi yalnızca almak satmaktır, Ali’nin şapkasını Veli’ye, Veli’ninkini Ali’ye takarken hisse kapmaktır… 

Bu felsefe ve yaşam tarzı nedeniyle de aynı tarımsal ürünü hem ihraç, hem ithal eden bir ülke olarak yayılıyor şanımız… 

Tarihi boyunca üreticisinin karşısına yalnızca tahsildarı ve tüccarıyla çıkan (Gazi Ertuğrul’un kurucusu olduğu Dirlik Düzeni süresi dışında), binlerce yıldır Anadolu üreticisinin sırtında olan tefeci bezirgân zümresi, günümüzde modern Finans Kapital ile etle tırnak gibi yapışmış, kanımızı sömürmektedir…

 

UMUT NÖBETİMİZ SÜRÜYOR… 

Çelişkiler ülkesidir Türkiye. Deprem fayları üstünde, bir yandan sarsıntılara on binlerce canımızı kurban verirken, bir yandan da üç tarafındaki denizlerde bereketi bulan, toprağından dünyanın en güzel lezzetlerini tadan bir halkız biz…

“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadolu’yum ben,
Tanıyor musun ?”

Böyle diyor o tek kitaplı büyük şair; gönlümüzdeki şairlerin Tanrı katlarında oturur Ahmet Arif…

Kim yeterince tanıyabildiğimizi söyleyebilir ki bu güzel yurdu? Evet; öyle başladık söze… Tanımaya çalışmak ve sevgiyle kucaklamak yerine onu yaşam boyu istismar etmeye çalışır birileri… Hor, hoyrat yaşar üstünde… Elin sömürgeni ile bir olur, altını üstüne getirir, ormanını yok eder, derelerini kirletir, yaylalarını peşkeş çeker…

Onlar hep de en etkin en yetkin yerlerde ahkâm keserler; bu güzel yurda, bu garip halka kader biçerler; işin ilginç yanı, milletini allem eder, kallem eder, kendi izlerinden sürerler. 

Daralan çemberleri kıracak, yurdunu, insanını aydınlıklara çıkaracak yolları aydınlatan değerlerimiz, farklı bir kültür hazinemiz de var bizim. Köklerimiz, en karanlık günlerde de umut toprağının derinlerinde yol alıyor.

Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’na, Pir Sultan’dan Şeyh Bedrettin’e, Yunus Emre’ye ne söz ve güzellik ustaları, ne mücadele insanları yetiştirmişiz. Bir Mustafa Kemal çıkmış, kafa tutmuş emperyalizmin yedi düveline, yıldız olmuş, ezilen, sömürülen bütün ülkelere…

Ya o türküler… Bu yurdun türküleri başka bir evren eder…

“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım,” dememiş miydi Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bu güzel yurdun kıymetini yakın zamanlarda bilen en önemli kurum Baba Tonguç’un Köy Enstitüleri olmuştu. Cılavuz’da arıcılık, Beşikdüzü’nde balıkçılık, Çiteler’de tahılcılık, Akçadağ’da kayısıcılık, Düziçi’nde pamuk ve narenciye üstüne kurmuştu üretimini, özgürleşme eylemini…

Montaigne ile Âşık Velysel’i, İbni Haldun’la Ali İzzet’i o Köy Enstitüleri buluşturmuştu…

Anadolu ve Rumeli’nin kanını sömüren tefeci bezirgân zümresine karşı kooperatifler yoluyla halk örgütlenmesi yoluna durmuştu.

Köy Enstitülerinde Anadolu Rönesansı’na tüm ailesiyle birlikte omuz vermeye çalışmış, kaymakam çocuğu, Fransız kültürüyle yetişmiş Sabahattin Eyüboğlu hep büyük bir saygıyla önünde eğildiği, “üstad” dediği İsmail Hakkı Tonguç’un görevden alınmasından sonra bir küskünlükle gittiği Paris’ten Tonguç’a yazdığı bir mektupta şöyle der… “Bir de en büyük konser salonlarından birinde halk musikisi ve dansları gördüm. O akşam da hep sizi düşündüm. ‘Auvergue’ köylülerinin türküleri ve dansları vardı. Bir kısmı aynen, bir kısmı da harmonize ve stilize edilmiş olarak. Güzel şeyler olmakla beraber bizim folklorun yanında çok fakir. Koroları dinlerken hep Hasanoğlan’ı düşündüm. En ileri Avrupa’yı en kısır toprağımıza götürmenin yolunu bulmuş olan sizi düşündüm ve öfkemden tekrar ağladım.” (S. Eyüboğlu, Tonguç’a Mektup, aktaran Mehmet Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 71)

Anadolu dar zamanlardan geçiyor şimdi... Bir yanı salgın hastalık, bir yanı talan… Derdimiz çok ama umudumuz da dağlar gibi… Bu güzel yurdun sevdalılarıyız biz. Burada doğduk, burayı yurt bildik… Başımız dik, alnımız açık duracağız nöbet yerlerimizde…

Önce kendi sağlığımızı bilimci yaklaşımlar uyarınca koruyacak, sonra dayanışmamızı, ışığa ışık, ses ses katmamızı sürdüreceğiz…

Ahmet Arif’le başladık, Ahmet Arif ile bitireceğiz…

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Anlıyoruz sevgili Ahmet Arif… Derneğimizle, Yeniden İmece dergimizle, hayatın her alanında yükseler sesimiz ve çözüm önerilerimizle umudun ve sabahın sahipleriyiz bizler… 

Cumhuriyet Kitap’ın 27 Ağustos 2020 tarihli, 1593 sayılı ekinde "Edebiyatta Kurtuluş Savaşı" adlı  yazıyı okuduğumda içimi derin bir üzüntü ve düş kırıklığı kapladı… Kurtuluş Savaşı ve edebiyat denince arka arkaya sıralanan birçok edebiyat yapıtı arasında Köy Enstitüleri’nin onurlu adlarından Talip Apaydın'ın yazımı yıllar sürmüş, tarihsel gerçekliği kendi özgünlüğü ve canlılığı içinde vermeye çalışmış o çileli emeğinin ürünü olan, Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler adlı üçlemesinin hiç anılmamış olması edebiyat ve kültür dünyamız için çok önemli bir göstergeydi. Yazıyı kaleme almış değerli edebiyatçı Oğuz Demiralp’e ve Kitap Eki’nin sorumlusu Turgay Fişekçi’ye yazdım itirazımı… “İki Romanda Bir Kurtuluş Savaşı” başlıklı yazımı da gönderdim.

Her ikisi de haklı buldular beni… Benim yazım Sözcükler Dergisi Kasım ayı sayısında yayımlanacak…

Susmayacağız, yılmayacağız… Ülkemizin yarınındaki geçmişi, Köy Enstitüleri’ni, o sabah yıldızını unutturmayacağız…

O büyük özgürleşme eylemini günümüz koşullarına taşıyacağız…

 

25 Eylül 2020, Alper Akçam