ATATÜRK’TEN VE CUMHURİYET’TEN KORKMAYIN…
Atatürk ve Cumhuriyet, size kendinizi anlatma, hatta tanıma ve çoğaltma olanağı sağlayan bir başlangıç noktası gibidir. İnsanın kendine önceden yazılmış bir yazgı içinde hayata sınanmaya geldiğine, alnına yazılanı değiştiremeyeceğine inanılan bağnaz bir bakış açısı ile insanın gerçekliğin bilinenine de bilinmeyenine de kendi yaratılış olanakları ile ulaşabileceğine ve geleceğini değiştirebileceğine inanan özgürlükçü bakış açısı arasındaki çizgidir aynı zamanda…
8 Ocak 2020 akşamı Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Türk Halk Müziği Korosu”nu izlemeye gittim… Hem sevindim, hem üzüldüm.
Türküler benim yaşam özümdür; beni hep yüreğimden vurur. Ne demişti o büyük ozan “Şairim / Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak seslerinden tanırım / Nerede bir türkü duysam / Şairliğimden utanırım… Şairim / Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim / Onlarla ağlamış onlarla gülmüşüm.” (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Daha sunuş konuşmasından başlayarak zamana serpilir oldu kimi üzüntüler. Bilinçli bir seçimle arı Türkçe yerine ağdalı bir dil yeğleniyordu sanki… “Kuşak” yerine “nesil, “kaçınmak” yerine “imtina…”
Etkinliğe verdiği büyük emeği kutlanması gereken müzik öğretmenimiz, açılış konuşmasında “Çok yıllar sonra 27 Aralık günü, Ankara’da Seymen Alayı gördüm, çok sevindim,” dedi. Biz de çok sevinmiştik de, neydi bu 27 Aralık, neyin tarihiydi, onu söylemekten neden kaçındı, anlayamadık…
Gecenin gerçek kuruluş teması Ferfene idi… Bizde, Kuzeydoğu Anadolu’da da Erfene olurdu, yılbaşlarında, özel ritüellerde… Çoluk çocuk yüzünü boyar, insanlar kılık değiştirir, bacalardan aşağı sepet sarkıtılıp armağanlar istenir…
“Erfene” de, “Ferfene de, “Sıra Gecesi de” halk kültürümüzün çok önemli gelenekleridir. Bu halk kültürü, kimi güç odaklarının her nedense gözden düşürmeye çalıştığı, bazı kamu görevlilerinin de gelecek korkusu ile adlarını anmaktan çekindiği Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in halkçı girişimleri ile gün yüzüne çıkmış, Tonguç Baba’nın “Köy Estitüleri”nde, Hasan Ali Yücel’in Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Halk Bilim kürsülerinin çalışmaları ile üst kültüre kazandırılmış, topluma mal olmuştur.
Ferfene’nin kan kardeşi Seymen geleneği de 6. Yüzyılda Asya içlerinde başlayıp göçlerle Anadolu’ya taşınmış, 14. Yüzyıl’da Anadolu’da kök salmış bir Ahi geleneğidir, halk kültürü geleneğidir. 27 Aralık 1919 günü, Ankara girişinde, Dikmen sırtlarında o Seymen Alayı karşılamıştı Mustafa Kemal’i…
O gecenin ilerleyen bölümlerinde Seymenler’in adı geçince Mustafa Kemal’i karşıladıklarından söz edilince, hemen neden Selçuklu, Osmanlı vurgusu yapıldı, onu anlayabilmek de mümkün değildi. Kuruluş dönemi Ertuğrulgazi ve Kayı Boyu için kuşkusuz o göçer geleneği çok etkilidir de, yozlaşmış Osmanlı saltanatının ne Seymenlikle, ne halk kültürünün başka bir yönüyle ilgisi kalmamış, tam tersine o kültürü dağ başlarına sürüp kendi Divan kültürü ile, kendi Arapça/ Farsça karması diliyle devşirmeler saltanatı sürmeyi yeğlemiştir.
Atatürk’le başlayan ve Tonguç Baba’nın Köy Enstitüleri ile süren Rönesans çabası ile halk kültürü itelenip kakalanan, aşağı görülen bir kültür olmaktan kurtuldu, halk çoğunluğunun gönlündeki tahtına oturdu.
Türküsüyle, oyunuyla, Seymeniyle, Zeybeğiyle, Efesiyle, seyirlik köylü oyunlarıyla, Sayasıyla, Erfenesiyle, Ferferenesiyle bunun adını koymaktan ve adını anmaktan çekinmeyin beyler. Bunun adı “Seküler Kültür”dür; herkesin dini inancı kendisine kutlu olsun yerden göğe saygılıyız; bu kültür yaşamımızda din dışında yer etmiş, İslamiyet öncesine kadar kökleri uzanan bir kültürdür. Öz kültürümüzdür; korkmayın ondan… Korkmayın o kültürü Ankara salonlarına kadar taşımış Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten, Köy Enstitüleri’nden…
Eğer uluslarası Finans Kapital’in dünya egemenliği için kullandığı din istismarcılığından yanaysanız, dini halklar için bir istismar öğesi, bir soygun ve sömürü kapanı gibi kullanacaksanız, inançları kullanıp halkları, milletleri birbirine düşman edeceksiniz, korkarsınız elbet… Onun için de Anadolu’nun yarım kalmış Rönesansı Köy Enstitüleri hareketine bini bir para yalan ile kılıç çekip balta savururken Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdürü, namazında niyazında, imanından ibadetinden kuşkusu olmayan Rauf İnan’ı en önce görevden alırsınız…
Gecenin kapanış bölümünde de teşekkür anmalıkları verilirken bir EGO yetkilisi çağrıldı sahneye… Etkinlik düzenlenmesindeki katkılarından söz edildi, ona anmalık verilmedi ama iyi ki sahneye çağrıldı da EGO’nun Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bir alt kuruluşu olduğunu açıkladı gelen kişi. Sonra da Mansur Başkan’ın bir iletisini okudu. Salon da coşkulu bir alkışla yanıtını verdi.
Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten, halk kültürünün üzerindeki örtüyü kaldırıp atmış, onu gönüllerimize taşımış Tonguç Baba’nın Köy Enstitüleri’nden korkmayın beyler; türkülerden korkmamayı öğrendiğiniz gibi, onu da öğrenin… Orası ortak başlangıç noktası olsun. Kıyasıya eleştirin de…
Neden toprak ağalığı yok edilemedi, neden üretici örgütlenmesi sağlanamadı da tefeci bezirgân soygunu günümüze kadar uzadı, neden devletçilik yapılırken bir yandan Finans Kapital zümresi ihalelerle beslenip onun emperyalist sermaye ile bütünleşerek Ortaçağ karanlığı temsilcileriyle kucaklaşmasının ve Cumhuriyet’in temellerine dinamit atılmasının önüne geçilemedi diye… Eleştirin; ama eleştirinizin amacı emperyalistlerle Ortaçağ derebeyliğinin ortak iktidarına giden yolları açmak amacı gütmesin, yıkıcı değil, yapıcı olsun. Emperyalizmin oyuncağı FETÖ çetecileri ve onları başımıza musallat eden cemaat-tarikat çıkar örgütleriyle dirsek temasınız olmasın…
Atatürk ve Cumhuriyet’i saygılı bir sorgulamayla işe başladığınızda, daha sağlam temellere oturacaktır demokrasi de, insan hakları da, kadın hakları da, emeğe saygı da, halkların kardeşliği de, barış da, güzellik de…
Selamlayın Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i… İran’da Pehlevi monarşik yönetimi çağdaşmış gibi görünen bir iktidar kurmuştu ama yıkılıp gitti, yerinde bir şey kalmadı. Biz direnmeyi sürdürüyoruz…
Depremler ülkesi Anadolu’da, bir yardım kuruluşu olan Kızılay’da, oturduğunuz koltukta 30.000 TL, 25.000 TL maaşlı, altı makam araçlı koltuklar sahibi iseniz ve ülkemiz müteahhit açgözlülüğünün kurduğu yapılar içinde kurbanlar veriyorsa, ülkenin kaynakları, fabrikaları, dışa bağımlı petrol tuzağı, geliri kamu bütçesinden dolara garantili köprülere, kanallara peşkeş çekilirken her depremde, arkası gelmeyen deprem vergileri alınıyorsa bu ülkede, her felaket zamanı halktan yardım toplanarak yaralar sarılmaya çalışıyorsa, bu gerçekleri dile getiren gazetecilerin basın kartları ellerinden alınıyorsa, Atatürk ve Cumhuriyet sizin bu kurulu düzeniniz için zararlı olabilir; korkabilirsiniz, korkmalısınız…
SELAM OLSUN EYÜBOĞLU AİLESİNE…
Ankara’da izleyicisi olduğumuz o Ferfene gecesi, kültür tarihimizdeki yerleri yeterince bilinmemiş, Anadolu ve Rumeli’nin kalan tüm ışıklarıyla kutsamamız gereken bir aileyi, Eyüboğlu ailesini de anımsatmalı bize… Onlar, birer Rönesans insanı olarak bu güzel toprakların en derin yerinde ve yüreklerimizin en seçkin köşelerinde yerlerini almışlardır…
Yeniden söyleyelim; Osmanlı yozlaşması döneminde çoğunluk olarak Türkçe’nin konuşulduğu Anadolu ve Rumeli topraklarında, üretici köylülük ve dilleri olan Türkçe imparatorluk kültür dünyasının dışındaymış gibi davranılmış, Divan Edebiyatı ile farklı bir saltanat resmiyeti ve baskısı estirilmişti.
Cumhuriyet’in Türkçe’yi resmi dil olarak kabul etmesi, Latin harflerinin kabulü adımlarından sonra Baba Tonguç önderliğinde kurulan Köy Enstitüleri’nde halk kültürünün üstündeki küller atılmış, kavruk köylü çocukları, bu yirmi bir ocakta bir yandan okulunun çatısını duvarını kurarken, ineğini sağarken, balığını tutarken, kovanından bal süzerken, çeliğe su verirken, keman ve mandolin çalarken, bir yandan da Hasan Ali Yücel önderliğinde, Sabahattin Eyüboğlu yönetiminde çevirisi yapılmış 496 klasiği özgürce okumuş, Anadolu halk kültürü ile hem Mezopotamya, Hint ve Mısır uygarlıklarının bir denizaşırı sentezi gibi oluşmuş Antik Helen, hem yaşayan Batı ve Doğu kültürleri arasında bir bereket harmanı, bir barış köprüsü kurulmuştu.
Sabahattin Eyüboğlu’nun yine yöneticisi olduğu Yüksek Köy Enstitüsü Yayın Kolu tarafından çıkarılan ve 17.000 adet basılarak tüm Anadolu’ya dağıtılan Köy Enstitüsü Dergisi bu bereketi tüm yurda yaymakta, önemli yol işaretleri açmaktaydı. Söz gelimi, İkinci Sayı’da yayımlanan Pertev Naili Boratav’ın “Masallar Nasıl Derlenir” başlıklı yazısı, tüm Köy Enstitülü öğrenci ve öğretmenleri birer halk kültürü araştırmacısı durumuna getirmişti. Dergi’nin her sayısında öğretmenlerin yaptığı tarımsal üretim çalışmalarına, çevre incelemelerine, kültürel derlemelere yer veriliyordu.
İşte bu Rönesans harmanında Sabahattin Eyüboğlu adı ve kardeşleri öne çıkar. Sorbon’da eğitim görmüş, kadı torunu, Fransızca bilen bir kaymakam ve vekil çocuğu olan Sabahattin, daha İstanbul Üniversitesi Romanoloji kürsüsünde görev aldığı 1933 yılından başlayarak Bahtin’in Batı Rönesansı’nın kurucu romanı saydığı Rabelais’i (Gargantua) çevirmeyi kafasına koymuştur. Bu zor çeviri ancak ölüm yılı 1973’te, Azra Erhat ve Vedat Günyol’un da katkısıyla tamamlanabilecek, Gargantua çevirisinin iş arasında geçirdiği bir enfarktüs ile yaşamı sona erecektir (13 Ocak 1973 Cumartesi). Kitap 1974 yılında yayımlanacaktır.
Rönesans araştırmacısı büyük kültür insanı Bahtin’e göre bu roman Rönesans’ın çağ açan kapısıdır. Shakespeare, Cervantes ve Goethe onun açtığı kapıdan geçmişlerdir.
Yaşamını Gargantua sembol adıyla Rönesans’a ve o Rönesans’ın yürütücü gücü halk kültürüne adamış bir sabahyıldızı gibidir Sabahattin Eyüboğlu…
Gargantua çevirisi için bir araya gelen üç aydının 12 Mart faşizmi tarafından “anarşistlik”ten tutuklanması, aylarca zindanlarda tutulması, gece sabahlara kadar sandalye üzerinde sorgulanmış olmaları, bu arada yetkili bir polisin Sabahattin’e, “Türkiye’de her sol düşüncenin, eylemin içinde senin parmağın var,” (Mehmet Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 42) demesi ilginç ayrıntılardır. Haklıydı belki de o yetkili…
Sabahattin Eyüboğlu’nun Rönesansçılığı bir Batı ve Avrupa hayranlığının çok ötesinde, kendi öz kaynaklarından ve halk kültüründen beslenen bir çoğulluğu kapsar.
Onun yol göstermesiyle kız kardeşi Mualla Eyüboğlu Yüksek Köy Enstitüsü Yapı Kolu Başkanı, enstitü binalarının yapımında çalışan, Yaşar Kemal ve dönemin birçok aydınını kendisine âşık etmiş dünya güzeli bir mimar, diğer kardeşi Mustafa da Arifiye Köy Enstitüsü tarım öğretmeni olacaktır.
Sabahattin’in kendi bursunu paylaşarak Fransa’ya çağırdığı Bedri Rahmi de şiirleriyle, resimleriyle Rönesans çabasına başka bir yerden katılacaktır.
Eyüboğlu ailesinde bu kardeşler dışında da yurdu için canla başla çalışan başka adlar da vardır. İsmet Zeki, Cemal Reşit, Ertuğrul Kemal, Osman Nuri, Ömer Turan gibi…
21 Ocak 2020 akşamı, Ankara’da, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesi olarak Ziraat Mühendisleri Odası Genel Merkezi’nde Eyüboğlu ailesini andık…
Gönlü bu ülke toprakları için, gönlü bu halk için, gönlü insanlık için sevgi dolu olan herkese bir selam salladık…
Cumhuriyet türküleriyle, Erfenesiyle, Ferfenesiyle, halayıyla, horonuyla, Zeybeğiyle, Seymeniyle karanlığa karşı direniyor, direnecek… Ve sonunda kazanan o olacak…
Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten korkmayın.
30 Ocak 2020, Alper Akçam