TÜKETİM VE KAVGA KARMAŞASINDAN TEK ÇIKIŞ YOLU; YENİDEN KÖY ENSTİTÜLERİ
İtiraz bir noktaya kadar, köy ve köylünün gerilemesine, ülkenin geleceği için neredeyse zerre kadar önem taşımaz bir noktaya getirilmiş olmasına kadar doğrudur… Ama tüm hastalıkların kaynağı ve kurtuluşun ışığı da oradadır.
Ve ünlü eğitbilimci Paulo Freire’nin dediği gibi ““Dinamik devrimci kültürel eylem süreklidir; iktidar öncesi ve sonrası gibi bir sınırı yoktur” (Freire, 127)
Türkiye II. Dünya Savaşı sonrasında yaptığı bir tercihle, çok partili demokrasi ve onun bir parçası olarak emperyal Batı dünyası ile bütünleşmeyi seçti; ondan sonra da üreterek özgürleşme yolunda adım adım geriye gitti…
Bugün, değil köylerde, tüm ülkede tarımsal üretim büyük bir çıkmaz içindedir. Üretmeden tüketen, elindekini avucundakini satarak hovardaca yiyip bitiren bir ülke konumuna getirildik. Değil etimizi, ekmeğimizi, samanımızı bile dışarıdan alıyoruz. Dünyanın en bereketli coğrafyasında, kutsal kitapların cennet mekanında, 7.2 mm dil uzunluğuyla evrenin en ünlü nektar ustası Kafkas Arısı’na armağan kılınmış yurdumuzda karın doyurabilmek için el açıyoruz…
Bir zamanlar bizden daha kötü durumda olan, doğal zenginlikleri bakımından bizim ülkenin yanında adı bile okunmayacak “Bataklıklar Ülkesi” Finlandiya dünyanın en rahat yaşanan, en adaletli ülkeleri arasında ve Doğulu göçmenlerin de can attığı bir ülke konumunda…
İşte bu noktada, UNESCO’nun tüm gelişmekte olan ülkelere “örnek eğitim modeli” olarak önerdiği, örnek eğitim modeli olma yanında, modern üretim ve üretici örgütlenmesinin da belli ölçüde lokomotifi olmuş Köy Enstitülerimiz geliyor gözümüzün önüne…
Köy Enstitüleri, emperyalist işgal ve paylaşıma karşı dişle tırnakla verilmiş, dünyaya örnek olmuş bir kurtuluş savaşını izleyerek yüzyıllarca yozlaşmış bir saltanat otoritesi altında, kendi dilini yazıda kullanabilme olanaklarından bile yoksun bırakılmış bir Doğu ülkesinden kültürler arasına uzatılmış bir köprü gibidir; aynı zamanda bir özgürleşme ve üretim seferberliğidir.
Dönemin Köy Enstitüleri öz olarak bir devlet girişimi, bir iktidar hamlesi olmakla birlikte, daha yasasının çıkarılmaya çalışıldığı meclis oturumundan, kurulduğu günden başlayarak devlet içindeki karşıtlarıyla da mücadele etmek, birçok engeli aşmak zorunda kalmıştır…
O günün koşullarında, İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne vekâleten atanmış İsmail Hakkı Tonguç gibi bir devrimcinin dâhiyane bakış açısıyla, Anadolu kırsalında yaşayan ülke çoğunluğunu ilk planda hedefine koyacak olan eğitim çalışmaları, aynı zamanda tarımsal programları ve çok farklı alanları da içermek durumundaydı… Ülke yokluk ve yoksulluk içinde kıvranıyordu… Ölüsünü saracak kefeni, ayağına giyeceği ayakkabıyı, içeceği çayı, içine atacağı şekeri bulmaktan yoksundu…
Cumhuriyet kuruluşundan başlayarak on yılı aşkın bir zaman geçmiş özellikle de kırsal alanda ne eğitim, ne de üretim alanında bir tek olumlu adım atılamamıştı. İstanbul, Ankara ve Batı’da levanten burjuva tanışlığı yaşamış birkaç liman şehri başka bir dünya, Anadolu coğrafyası başka bir dünyaydı. Anadolu kırsalında başlatılan çalışmanın sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için Milli Eğitim, Tarım, Sağlık, Bayındırlık, İçişleri bakanlıklarının somut bir iş birliği içerisinde bulunmaları gerekmekteydi. Köy Enstitüleri’nin ve Cumhuriyet’in devrimci eğitiminin kurucusu, Baba Tonguç’un yanındaki bir avuç insanla adım adım yaşama geçirdiği o büyük hayal geniş ve birbirinden farklıymış gibi görülen alanlarda çalışmayı gerekli kılıyordu.
Girişimin ilk ayağı olan eğitmenler hareketinin amacı, köylüyü okuryazar kılmaktan çok öte, tarım, sağlık ve yaşamsal birçok alanda “eğitmek”, köylünün de tüm varlığıyla katılacağı bir canlandırmayı sağlamaktı… “Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy” demişti Tonguç…
Çalışmalara başlanırken tüm bakanlıklara ve Kurtuluş Savaşı mimarı Genelkurmay’a çalışmayla ilgili bilgiler verilir, görüşleri sorulur. Adliye Bakanlığı, Ceza İşleri Genel Müdürü H. Avni Göktürk’ün imzasıyla gönderdiği yanıt yazıda, köy eğitmenlerinden toprak ağalığıyla mücadelede etkin görev beklenmesi gerektiği inancındadır (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 185). İktisat Bakanı Bayar da Belçika köylü birliklerinden ve alım satım kooperatiflerinden söz ettiği yazısında eğitmenler hareketini elinden geldiğince destekleyeceğini bildirmektedir.
Ne yazık ki, Sağlık Bakanlığı dışındaki bakanlıklar, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı ve İlköğretim Genel Müdürlüğü ile yeterli bir eşgüdüm içerisinde bulunmamışlardır. Eğitim ve kültür politikalarında devrimci eğitimcilere tek destek sağlık kurumundan, Sağlık Bakanlığı 1943 yılında çıkarılan 4459 Sayılı Yasa’yla Köy Enstitüleri’nde yetişecek sağlık memuru ve ebelerin kendi örgütü ile çalışmasına onay vermişti… “1950’lerin ilk yıllarında enstitüler her yönden saldırıya uğradıkları zaman, Sağlık Bakanlığı’ndan tanınmış bir kişi, halk sağlığına en büyük hizmeti yapanın Sağlık Bakanlığı değil, Köy Enstitüsü olduğunu yayın yoluyla açıklamıştır.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 259)
Eğitim ve üretim…
Her Enstitünün 1000-7000 dönüm arazisi vardı. Buraları genellikle önceden el değmemiş, verimsiz, terk edilmiş topraklardı. Aklın, bilimin, tekniğin olanaklarıyla buraları işlenerek üzerinde hem eğitim hem de üretim yapıldı. Üretilen ürünleri öncelikle enstitülü öğrenciler tüketiyordu.
Sapanca’daki Arifiye Köy Enstitüsü’nde ve Trabzon’daki Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde balıkçılık çalışmaları yapılmış, Beşikdüzü’nde konserve işletmeciliğinin temelleri atılmıştı. Hamsi sürülerinin izlenmesini, avlanan tüketim fazlası balığın konserve olarak saklanılmasını ilk kez Beşikdüzü Köy Enstitüsü gerçekleştirmiştir.
Dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsüne sahip Güneybatı Kafkasya coğrafyası üzerinde kurulu Cılavuz Köy Enstitüsü’nde başlayan arıcılık, çevre için de önemli bir üretim ve geçim kaynağı olarak görülmüştü. Cılavuz Köy Enstitülü öğretmenlerin yaygınlaştırdığı arıcılık çalışmalarıyla Kars ve Ardahan çevresi önemli bir arıcılık merkezi durumuna geldi. Bugün de yöredeki hemen her köyde birçok arıcı bulunmakta, Kafkas Arısı’nın ürettiği bal gündün güne ün kazanarak alıcı bulmaktadır.
Cılavuz Köy Enstitüsü aynı zamanda büyükbaş hayvancılık için de örnek çalışmalar yapmış, besledikleri hayvanların kışlık yiyeceği otu da öğrenciler çevredeki çayırları ve otlu alanları biçerek kendileri sağlamışlardır.
Çevre köylülerinin de derslerine, hafta sonu şenliklerine özgürce katıldıkları, istediklerinde konuk olarak kaldıkları Çifteler Köy Enstitüsü çevresindeki geniş alanlarda tahıl üretimi yapmış, öğrenciler kendi yiyecekleri ekmeğin buğdayını kendileri üretmişlerdi. Bölgede Köy Enstitüsü’ne kadar karpuz dışında hiçbir sebze ve meyve yetiştirilmez, bir tek köy dışında tek bir dikili ağaç bile bulunmaz iken, Çifteler Köy Enstitüsü’nün 80 dekar akasya ormanı, 100 dekar bağı, 300 dekar meyveliği, 300 dekar sebzeliği, çok geniş alanlara yayılmış kavaklığı ile çevreye örnek olmuş, yöredeki köyler de benzer etkinlikler içine girmiş, yörenin görüntüsü kısa zamanda değişmiş, tarım ve hayvancılıkta büyük bir adımlar atılmıştır.
Akçadağ Köy Enstitüsü Müdürü Şerif Tekben raporuna göre 1940-1946 arası enstitülere devlet bütçesinden ayrılan para 1.624.828 lira iken enstitünün yapıp ürettikleri ise 2.803.00 liradır. Tekben’in aynı raporuna göre Akçadağ Köy Enstitüsü ilk yedi yılda 100 bin ağaçlık bir koru oluşturmuş, 200 dekarlık alana 150 bin meyve çekirdeği dikerek elde etiği fidanları aşılayıp köylülere ve köy okullarına dağıtmış… Kurulduğunda tek ağacı olmayan enstitüde 1946 yılında 400 ağaçtan 3.5 ton kayısı elde etmiştir. Malatya’daki kayısı üreticiliğin arkasındaki temel dinamik, Akçadağ Köy Enstitüsü olmuştur.
Kızılçullu Köy Enstitüsünün Karabağlar’da “Emrez”de ve şimdiki adı Gediz olan bölgede “Kozağaç” çiftliği vardı (Fahri Başer anıları). Emrez’deki çiftlikte geniş bir alana yayılan zeytinliğe gruplar halinde gidilerek zeytinlerin toplanmakta, enstitüdeki yağhaneye getirilmektedir. Üretilen yağ, döner sermaye kanalıyla enstitü yemekhanesinde tüketilmektedir. Kozaağaç’taki çiftlikte ise üzüm bağları bulunmakta üzüm ve sebze üretimi yapılmaktadır. Üzüm bağlarının her tür belleme ve bakımı öğrenciler tarafından sağlanmaktadır. Toplanan üzümler hem enstitüde tüketilmekte, hem de şaraphanede şarap haline dönüştürülmektedir. Enstitünün bir köşesinde de diğer tüm enstitülerde olduğu gibi tavuk ve hindi üretimi yapılmaktadır.
Isparta Gönen’de birçok tarım ve hayvancılık etkinliği yanında gül ve gülyağı üretimli yapılmaktadır…
Enstitülerde usta öğretici olarak tarım öğretmenleri görevlendirilmişlerdir… Her hafta 11-12 saat tarım dersi işlenmekte, bu derslerin tamamı tarım alanlarında uygulamalı olarak yerine getirilmektedir.
Köy Enstitüleri’nin attığı o büyük adımla 1940 ve 1946 yılları arası 15 bin dönümlük kırsal alan tarıma elverişli tarla durumuna getirildi ve bu tarlalarda üretime başlandı. 750 bin fidan dikildi, 1200 dönüm bağ oluşturuldu, 150 büyük çaplı inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 100 km yol, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 20 uygulama okulu ve 12 elektrik santrali yapıldı…
Köy Enstitüsü dersleri arasında “tarla ziraatı”, “bahçe ziraatı”, “sanayi bitkileri ziraatı”, “zooteknik”, “kümes hayvancılığı”, “arıcılık”, “ipek böcekçiliği”, “balıkçılık ve su ürünleri” dersleri bulunmaktadır.
Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulmuş, İsmail Hakkı Tonguç’un geleceğin üniversite çekirdeği olarak düşlediği Hasanoğlan’daki Yüksek Köy Enstitüsü’nde üretime yönelik önemli kollar kurulmuştur:
“Yüksek Köy Enstitüsü’nde aşağıdaki kollar bulunmaktadır:
Güzel sanatlar,
Yapıcılık,
Maden İşleri,
Hayvan Bakımı,
Kümes Hayvancılığı,
Tarla ve Bahçe Ziraatı,
Zirai İşletme Ekonomisi,
Köy Ev ve El Sanatları kolları…” (İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 535)
Yüksek Köy Enstitüsü Dergi Kolu tarafından 1945 yılında çıkarılmaya başlanan “Köy Enstitüleri Dergisi” Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 17.000 adet basılıp ülkenin dört bir yanına dağıtılıyordu. Yüksek Köy Enstitüsü Dergi Kolu, Sabahattin Eyüboğlu’nun yol göstericiliğinde 20 Köy Enstitüsü’nden gelen yazıları inceliyor, yayına hazırlıyordu. Dergide köy enstitüleri tarafından yapılmış çalışmalar paylaşılmakta, kuramsal tartışmalar yapılmaktaydı.
Dergi üç bölümden oluşmaktaydı: “Köy İncelemeleri”, “Enstitü Çalışmaları, “Haberler”.
“Köy Enstitüleri Dergisi” ile ilgili olarak Hıfzı Veldet Velidedeoğlu şunları söylüyor:
“’Köy Enstitüleri Dergisi’nin 1945’te yayımlanmış olan birinci cildinin sahife toplamı 623’tür. Bugün birçok okulda, lisede, hatta üniversitelerin fakültelerinde bir tek yıl içinde bu ölçüde bir dergi çıkmamaktadır. Bu derginin asıl değeri yaprak sayısının çokluğunda, yani niceliğinde değil, içindeki yazı, etüt, inceleme, hikâye ve şiirlerin niteliğindedir. (…) Derginin dört sayılık 1945 cildinde yer alan ciddi araştırma, inceleme ve tercümelerden bazılarının sadece başlıkları gözden geçirilirse, o yıllarda fikir ve bilim hayatımıza Köy Enstitüleri’nin yaptığı katkı kendiliğinden meydana çıkar. Başlıklar şunlar:
“Birinci sayıda: Hasanoğlan Köyü ile İlgili Tarihi Belgeler, Hasanoğlan Üregil Araplar Köyünün Aralık Bitkileri, Çukurova’da Toprak ve Müstahsil durumu, Bakırçayı Vadisi’ndeki Beş Köyde Ziraat İşletmesi, Bozkır ve Söğüt Kültürü, Çekirge (tercüme).
İkinci sayıda: Köye Göre Çeyizin Toplumsal Anlamı, Foça Çiftliği’nin Foça Köyü Üzerinde Sosyal Etkileri, Masallar Nasıl Derlenmeli, Köyde Tedavi ve İlaçlar, Toprak Meselesi, Yüksek Köy Enstitüsü’nde İç Süslemeciliği…
Üçüncü sayıda: Arsız Otlar, Macar Köyünde Bir Aile, Kızılcahamam’da Bir Botanik Gezisi, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde Heykel ve Mulaj İşleri, Bir Doğu Köyünde…
Dördüncü sayıda: İbi Köyünde Ödünçleme, Sarap Köyünde Çerçicilik, Bir Müzik Denemesi, Kan Gütme, Toprak Meselesi, Vitaminli Besinler, Patates Hastalıkları (tercüme)
” (H. Veldet Velidedeoğlu, Cumhuriyet, Nisan 1967, alıntılayan, Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi, Köy Enstitüleri, s 74-75)
Ensitüler tarımsal çalışmalar için gerekli olan hayvanları çevreden satın almak yerine kendi sürülerini oluşturmak politikası gütmüşlerdir… Böylece çevrede tefeci bezirgânların soyup sömürdüğü küçük köylü üreticiliğinin karşısında kolektif bir gücün işlettiği tarım işletmeleri belirmeye başlamıştır.
öğretmenin köylü kooperatifi karşısında Tarım Bakanlığı’nın “çiftçisi”…
Tonguç’un Anadolu çapında bir uyanış için attığı adımlar birçok yasa ile yönetsel olarak desteklenmiş olsa da karşısındaki güçler arasında binlerce yıllık sömürü ağının temsilciliğine soyunmuş iktidar sahipleri de vardır. Tarım alanında, egemen güç olan tefeci bezirgânlığın Ankara’daki sesi olmayı seçmiş Tarım Bakanlığı, “Köyün Canlandırılması”na başlangıçta katılmışsa da süreç içinde karşıt bir politika izlemeye başlayacaktır.
“Erken Cumhuriyet Dönemi” toprak politikasında söz olarak bulunan, köylü yanlısı, tefeci-bezirgân zümre ve toprak ağalığı karşısında görünen tutum, etkin bir eylemlilik ile sonuçlanamamıştır. Tarımda güdülen “yoksul ve topraksız köylünün toprak sahibi yapılması, tarımda girişimciliğin desteklenmesi” politikası kâğıt üzerinde kalmaktan öteye gidememiş, umulan sonuçları doğuramamıştır. Köylü örgütsüzdür… Kurulan kooperatifler, kredi olanakları yine toprak ağalığının ve tefeci bezirgânlığın değirmenine su taşımak durumunda kalmaktadır.
Yıl 1943’tür. Yukarıdakiler, “tazıya tut, tavşana kaç” politikasına dönmüştür. Tonguç’u toprak ağalığıyla, tefeci bezirgânlıkla baş başa bırakmışlar, tarım sorununu da onun çözmesini beklemektedir. Tarım Bakanlığı yasayla kendisine görev verilmiş olsa da Köy Enstitüleri ile işbirliğinden kaçınmakta, kendince bir politika gütmektedir. “Tarım Bakanlığı demin arzettiğim birçok okullara eleman yetiştirmek için yeniden ve ayrıca bir teşkilat kuracak olursa bu teşkilata gereken elemanı nereden bulacaktır? Yoksa böyle bir teşkilatın yetiştirici unsuru olmak üzere biz mi onlara öğretmen vereceğiz? Bu iş bir mesele haline getirilmez ve orada bir teşkilat bulunmazsa, o zaman bizim, elimizdeki unsurları bir araya toplayıp bir müessese kurmamız icap eder. Böyle bir müessesenin idaresi, işletilmesi onlara mı bırakılacak?” (Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, II. Cilt, s 156)
Tarımda girişimciliği özendiren ve çıkarılış-kuruluş gerekçelerinde köylüyü tefeci batağından kurtarmayı amaçladığı söylenen 1924 tarihli Zirai İtibar Birlikleri Yasası, 1929 tarihli Zirai Kooperatifleri Kanunu, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin kurulması, örnek devlet çiftlikleri oluşturulması gibi önlemler beklenen sonucu vermemiştir. Kurulan 572 kredi kooperatifinin yönetiminde, olanaklarının kullanılmasında da çoğunlukla büyük toprak sahipleri ve tefeci-bezirgân kesim suyun başını tutmuş, devlet olanaklarını kendileri için kullanmışlardır.
Eğitmenlerin ve Köy Enstitülü öğretmenlerin göreve başlamasıyla birlikte tüm Anadolu coğrafyasında bir müthiş savaşımın ateşi de yanmıştır. Yüzlerce, binlerce küçük çatışma ortaya çıkmış, bunların birçoğu mahkemelere yansımıştır. Kayseri’nin Yalak köyü öğretmeni Esef Işık köyün çok uzağındaki Bucak yerine kendi köyünde pazar kurdurunca Bucak’ın bezirgân tayfasının saldırılarına hedef olur. Tartışma sırasında tanıklığı nedeniyle jandarma tarafından zor kullanılarak Bucak’a götürülmeye kalkışılınca, öğretmen arkadaşı Ali Kara’yla birlikte jandarmaya direnir. İki tarafın da hekim raporuyla yaralar almış olduğu saptanan kavgadan sonra iki öğretmen tutuklanarak cezaevine konur. Öğretmenler cezaevinden yazdıkları mektupla durumu Tonguç’a bildirir. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ikinci duruşmada mahkeme salonuna Pazarören Köy Enstitüsü’nden iki kamyon boz elbiseli öğrenci ve öğretmen gelmiştir. Savcı sanık öğretmenlerin salıverilmelerini istemiş, bir süre sonra da mahkeme kararıyla suçsuz bulunan öğretmenler salıverilmiştir.
Tarım Bakanlığı, okul yapımı için kereste verirken de zorluklar çıkarmakta, özel bir işletmecilik anlayışı içerisinde kesim ve dağıtım işinde çalışan aracıları koruyan, onlarla iş birliğini önde tutan bir politika gütmektedir (F. Kırby, agy, s 335). Enstitülerin ve köy öğretmenlerinin ağaçlandırma için istedikleri fidanları da vermemektedir. Aynı durum hayvan sağlanması konusunda da yaşanmaktadır. “Köy Enstitüleri’nden birinin yakınındaki bir hara müdürünün şu sözleri, Tarım Bakanlığı’nın bu alandaki durumunu ve profesyonel tarımcıların köylerden ne kadar uzak olduğunu gösterir: ‘Bizim onlarla (yani Köy Enstitüleri ile) bir ilgimiz yoktur. Öğretmenlere bu iyi hayvanları vermek ziyandır. Bizim kendi programlarımız vardır; biz çiftçi ile doğrudan doğruya kendimiz temas halindeyiz.’” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 330) Bu “çiftçi” dediği kişi de, yörenin toprak ağası, tefecisi, bezirgânı olmalıdır ki, sayın müdürümüz de onunla iş yaparken parmağına bulaşan baldan yararlanma olanağı bulabilsin… Köy öğretmenleri ve enstitü yöneticilerinin yan cebe, çekmecelere atılan paralarla bir işi yoktur; tam tersine böylesi durumlarda öfkelenip olay çıkarmaktadırlar…
“Ayrıca, Tarım Bakanlığı’na ve ona bağlı tarım okullarına Köy Enstitüleri’ne aykırı bir ideoloji egemen oluyordu.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 256)
Türkiye’nin gelişen kapitalist sınıfı, Batı’nın “sekülerizm”i yaşama geçirmiş serbest rekabetçi davranışlı, 1789’un mimarı Fransız burjuvazisi değildir… Emperyalizm çağına ulaşmış rantiyeci finans oligarşisidir… İktidardaki sınıfsız devrimci aydın zümrenin eğilimlerinde, finans kapital oluşturma sürecindeki yerli burjuvazinin açgözlülüğü de belirleyici olmaktadır. Yerli ve besleme burjuva sınıfımızın gözü de neredeyse “yaratılış gereği” üretimden çok parayla para kazanmaktadır. Tıpkı, Anadolu kırsalında bulup kendisine eş alıverdiği tefeci-bezirgân zümre gibi…
“Devlet, çiftçiler buğdaylarını değer pahasına satabilsinler diye hazinesinden fedakârlık yaparak muayyen fiyat üzerinden buğday satın alıyor. Fakat, bu usul 5-6 yıl tatbik edildiği halde, bu alım-satımdan müstahsil çiftçilerin değil, mürabahacı büyük tüccarların ve mutavassıtların istifade ettikleri anlaşılıyor. Çünkü, yol müşkülâtından köylü ve müstahsiller mallarını silolara kadar götürüp satamıyorlar.” (Âsım Us, Vakit, 4.3.1946, anan: H. Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 40)
“Kalemefendisi ‘aydın’larımızın ağızlarının suyunu beyinlerine akıtan ‘devletçiliğimiz’, dünyanın en iyi niyetiyle, kendi hazinesinden en yağlı lokmaları ‘köylü efendimiz yesin’ diye atıyor, bu lokmalar gene ‘Köycülüğü’ kimseye bırakmayan ağzını açmış ‘mürabahacı büyük tüccarlarımız’ın boğazına kayıyor!
‘Fındık Satış Kooperatifleri Birliği 60 kuruş fiyat ilan etmiş. Aradan birkaç gün geçmeden bu fiyatı 50’ye indirmiş. Köylü de malını kooperatiften 2-3 kuruş fazla veren tüccara devretmiş. Derken… müstahsilin elinde mal kalmayınca fiyatlar yükselmeye başlamış: 60, 70, 80, derken 90… Köylü feryada başlamış… Yerli tüccar da istifade edememiş… Sizin anlayacağınız bütün kâr İstanbul’da tâcirlerin olmuş.” (Cevat Fehmi, Cumhuriyet 15.4.1950, anan: H. Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 41)
İstanbul’un büyük tüccarları nerede? Kendileri veya temsilcileri aracılığıyla Ankara’daki Millet Meclisi’nin koltuklarında…
Cumhuriyet’in kültür ve eğitim politikalarında, ortaöğretim göz önünde bulundurulduğunda, üretime yönelik sistemli bir programdan çok ticaretin kışkırttığı bir eğitim yönlenmesinin öne çıkmış olduğu görülür.
“30 yıllık Cumhuriyet çağında orta meslek okullarının bilânçosu şöyle olur:
Tarım Ticaret İmam-Hatip
1930-31 yılı …………………. 5 5 2
1959-60 yılı ……………….. 11 69 37
Artış (30 yıllık) ÷……………… %220 %1890 %1850
Verilen önem sayısı ………….. 1 9 9”
(H. Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 44)
İmam hatip ile ticaret arasındaki bu yakın ilişki Anadolu tefeci bezirgânlığının Türkiye’nin bugünlerine, köylerden kentlerdeki cami yerleşkelerine kadar uzanan bir kutsal ittifakın rakamlarla kayıt altına alınmış evlilik belgesidir. 20. Yüzyıl’ın yüzsüz ve saldırgan kapitalizmi, tefeci finans kapital de, kendi geçmişine, burjuva devrimine, “serbest rekabetçi kapitalizm” e ihanet ederek Ortaçağ ekonomi politiğini taşıyan bu yapı ile aynı yatağa girmekten en küçük bir mahcubiyet duymamıştır.
Cumhuriyet iktidarlarının en devrimci çağında bile tarımda kör gözüm parmağına süregiden tefeci bezirgân soygunu ve ağalık kurumu, üzerine gidilemez, “iki ucu boklu bir değnek gibi” durmuştur karşıda… Meclis’teki toprak ağaları ve tefeci bezirgân temsilciler nedeniyle yasal anlamda cesaretle üzerine gidilemeyen bu Ortaçağ artığı yapıyla savaşım, köylere eğitim ve canlandırma seferberliğine çıkmış uçlardaki eğitimcilere ihale edilmekle yetinilmiştir.
Ya şimdi ne yapmalı?
Günümüz kültür ve siyaset ortamında eleştirel ve üretime yönelik eğitimden, halkla birlikte halk için düşünüp davranmaktan yana olanların gün geçirmeksizin güçlerini bir araya getirmesi ve hayatın her alanında somut öneriler üretmesi gerekiyor. Freire’nin şu sözünü yeniden anmakta yarar var. “Dinamik devrimci kültürel eylem süreklidir; iktidar öncesi ve sonrası gibi bir sınırı yoktur” (Freire, 127)
Bugün, ülkedeki talan ekonomisine, politikada sıkıştıkça savaşa yönelen, kaostan ve karanlıktan beslenen iktidar eylemlerine karşı tek çözüm Köy Enstitüsü dinamiğini yeniden gün aydınlığına çıkarmak, değişen koşullar altında o kurucu felsefeyi yaşama geçirmenin yollarını aramak olabilir.
Emeğe, üretime ve özgürlüğe önem veren devrimci dinamik düşüncenin günümüzdeki uygulayıcıları, yerel yönetimler, meslek odaları ve diğer demokratik kitle örgütleri olmalıdır. Büyük şehirlerdeki kısmi uyanış yerel yönetimleri bezirgân zihniyetin elinden belli ölçüde koparmış olsa da halkın sofrasına ve özgürleşmeye giden yolda somut adımlar atılması konusunda önemli sıkıntılar yaşanmaktadır. Yerel yönetimler gün geçirmeksizin meslek odalarıyla, diğer demokratik kitle örgütleriyle somut iş üzerinden dayanışmaya geçmelidir. Yerel yönetimlerin somutça atabileceği diğer bir adım da üretici ile tüketici arasındaki tefeci bezirgân zümrenin kârı olan aracılık fiyat bindirmesinin kaldırılması, üreticiden değerince alınacak ürünün kent pazarlarında tüketiciye ulaştırılmasıdır. Üreticilerin kooperatiflerde ve üretici birliklerinde örgütlenmeleri için bilinçlendirilmesi ve özendirilmesi de yerel yönetimlerin hedefleri arasında bulunmalıdır.
Bu anlamda, meslek odalarımıza da büyük görevler düşmektedir.
Tarım ve hayvancılıkta atılım için Ziraat Mühendisleri Odaları bir an önce kolları sıvamalı, bölgesel özelliklerine göre yerel yönetimlere yol açmalıdır. Bölgelerdeki ziraat odaları, tarımsal alanda örgütlü kooperatifler ve üretici birlikleriyle işbirliği içinde bulunduğu yöre için bilimcil esaslara dayalı araştırmalar yaparak ürün türü ve üretim süreci ile ilgili izlekler hazırlamalı, gereğinde uygulama alanlarının oluşturulması sağlanmalıdır.
Sağlık politikalarının oluşumunda Tabip odaları, şehirleşmede Mimarlar Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası, TMMOB’ye bağlı diğer odalar eşgüdüm içinde çalışmalıdır.
Öğretmen sendikaları ve bu alanda etkinlikte bulunan dernekler eğitim için somut seçenekler geliştirmeli, özgür ve katılımcı bir eğitimin kaynağı olabilecek yeni ders kitaplarının hazırlığını da kapsayan seçenek eğitim politikalarının temelleri atılmalıdır.
Yerel yönetimlerin belirleyeceği alanlarda kurulacak örnek okullarda üretimle eğitimin yan yana geliştirildiği okullar ve tüm ülke çocuklarının, gençlerinin yararlanabileceği yaz kampları açılmalıdır.
An geçirilmeksizin, gökten zembille inecek bir izlek beklenmeksizin, somut iş içinde düşünerek, iş içinde tartışarak yol ve yöntem araştırmalarına başlanmalıdır.
Uyanma, üretme ve özgürleşme dayanışması için el ele…
Kaynakça:
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, Derleniş Yayınları, Birinci Basım, Eylül 1980,
Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, 3. Basım, Ekim 2007, İzmir,
Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Güldikeni Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2000
İsmail Hakkı Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Birinci Cilt, İkinci Baskı, Ocak 1998
İsmail Hakkı Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, İkinci Cilt, Birinci Baskı, Ocak 2000,
Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri, Cumhuriyet Kitapları 4. Baskı, Temmuz 2006,