BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ’NDEN TÜRKİYE’NİN KARAÖZÜ’NE…
Bir uçtan bir uca bu türlü çeşitli bakış açıları arasında aklını başkalarına emanet etmeden yaşamayı yeğleyenlerin sevecekleri en doğru yöntem, yaşam içindeki, yaşama dokunan karşılaştırmalar, karşılıklı okumalar olmalıdır.
Yeryüzünün iki farklı bölgesinde, iki farklı coğrafyada yer alan iki ülkeyi tarihsel bir anlam içinde karşılaştırıp artsüremli bir süreçle bugünlere taşımak çabası, bireyle toplum arasındaki ilişkileri sorgulayan aklımız için epeyce yol gösterici olabilecek, ufkumuzda yeni açılımlar sağlayabilecektir.
Bugün yeryüzünde özellikle eğitim koşulları ve bireysel ilişkiler, toplumsal ortak gönenç açısından en çok sözü geçen ülkelerden olan Finlandiya ile içinde yaşadığımız Türkiye tarihinden bazı örnekleri karşı karşıya koyacağız; umalım ki, bize diyalogcu ve diyalektik bir yöntemin yolu açılacaktır.
Bir yanımıza, Grigoriy Petrov adlı bir Rus papazının yazdığı, Atatürk tarafından da okunup çok beğenilmiş, kaynak kitap olarak önerilmiş, 1930 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılarak çok ucuz fiyatla tüm ülkeye dağıtılmış (s 193), Finlandiya’yı anlatan Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni, bir yanımıza da gazeteci Fikret Otyam’ın 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmış bir röportajından hareketle kaleme alınmış, Cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde, tüm ömrünce kovuşturmalara uğramış, ömrünün 22 yılını zindanlarda geçirmiş Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Türkiye Köyü ve Sosyalizm” adlı kitabını aldık… Yaşamla yazın ve bu iki kitap arasındaki çizgide önümüze bakmaya çalıştık…
“Beyaz Zambaklar Ülkesi”, sonradan milletvekili de olmuş, papazlıktan atılmış Rus papazı Grigoriy Petrov’un yapıtı… 19. yüzyıl başında 3 Milyon’un altında nüfusuyla küçük ve yoksul bir ülke olan Finlandiya’nın bugün eğitimde dünyaya örnek, sosyal paylaşma ve insani ölçüler açısından dünyanın en yaşanası ülkelerinden biri durumuna gelmesinin arkasındaki giz, Petrov tarafından gözlenilmeye, çözümlenmeye çalışılmış.
Petrov’un Fin halkının özelliklerini ve orada gördüklerini anlatırken sıkça yinelediği bir saptama var: “Şaşırtan bir dürüstlük…”
Dr. Hikmet, bir tıp doktoru olmasına karşın Türkiye Sosyalist hareketinin en araştırmacı kimliğine sahip bir mücadele insanı. Tıbbiye son sınıf öğrencisi iken Köyceğiz Kuvayımilliye Komutanı olarak kurtuluş savaşına katılmış. Daha sonraki siyasal çalışmaları nedeniyle 22 yıldan çok cezaevlerinde yatmış, işkenceler görmüş (işkencecilere ser verip sır vermeyen bir ad olarak tanınmış), 1932 yılında Elazığ Cezaevinde Kürt sorununu yazmış (İhtiyat Kuvvet; Milliyet), Osmanlı Tarihinin Maddesi’nden İslam Tarihinin Maddesi’ne, Tarih Devrim Sosyalizm’e, Eedebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi’ne birçok farklı ve önemli yapıta imza atmış, Çankırı cezaevinde karşılaştıkları Nazım Hikmet’in (ölümünden hemen önce kaleme aldığı Yol adıyla yayımlanmış anılarında Nazım’ın partiden atılmasında kendisinin de etkili olduğunu anlatır) kendisi için ayrılmış ve düzenlenmiş odayı severek devrettiği ("abi, sen daha iyi verirsin hakkını" diyerek ) sürekli üretmiş, 12 Mart faşizminden sonra idam istemiyle aranırken kanser kanamaları çeken, kaçıp sığınmak zorunda kaldığı Doğu Blok’u ülkelerinden Türkiye sosyalist hareketi kaçaklarının arzusuyla sınır dışı edilmiş ve çağrılı olduğu birçok yurt dışı toplantıya gitmediği halde hastalığın aman vermemesi üzerine mücadele ettiği toprakların dışında ölmüş bir ad…
Dr. Hikmet’in de papaz Petrov gibi doğrudan olmasa da dinle sıcak bir ilişkisi var. Özellikle, halkın duru inancına kaynak olan İslam’ın doğuş çağındaki tarihsel gücünü inceler. 1956 yılında kurucusu olduğu Vatan Partisi’nin (aynı adı taşıyan şimdiki partiyle uzak yakın ilişkisi yoktur) Eyüp mitinginde halka Hazreti Ömer’in adaletini anlattığı için dini siyasi alet etmekten tutuklanır (ünlü 163. Madde)…
Özünde gerçekten de dini siyasete alet edenlerin ise Türkiye köylüsünün, tarımının ve halk kültürünün yeniden doğuşu olmuş Köy Enstitüleri’ni ve ülkenin geleceğini katledişini yakından görmek isteyenler bu iki kitabı arka arkaya veya yan yana okumalılar.
Dr. Hikmet, “Küçük Bir Köy Açısından Sosyal Gerçekliğimiz,” başlığını da kullandığı kitabının girişinde gazeteci Fikret Otyam’ın 21 Ekim 1963 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmış bir röportajından yola çıkarak Horasan gelenekli Anadolu köylüsünün imece geleneğine vurgu yapar… Gemerek’in Karaözü köyü anılan zamanda örnek köy seçilmiştir. Bu bölge İsmail Hakkı Tonguç’un Pazarören Köy Enstitüsü’nü kurmadan önce gezip gördüğü ve köylülerine hayran olduğu Pazarviran’a da çok yakındır.
Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı yapıtında yaptığı en önemli saptamalar arasında “Şaşırtan Bir Dürüstlük,” Helsinki’yi anlatırken vurguladığı gösterişten uzak yapılar ve yaşam, ayrıca, halkın her kesiminde, zengininden yoksuluna bir dayanışma duygusu yer alır…
Finlandiya coğrafyası her türlü olumsuzluğu taşımaktadır. Halkı tarafından da Suoli (Bataklık Ülkesi) olarak anılır. Hiçbir madeni yoktur. Petrov, Finlandiya’yı “Taş, yosun, cimri toprak,” diye anlatır… Tarım neredeyse olanaksızdır. İnsanlar ekmeklerini taştan çıkarmak zorundadır.
Anadolu coğrafyası ise hem tarımsal olanaklar, hem yeraltı zenginlikleri bakımından dünyanın en zengin, en ayrıcalıklı yerlerinden biridir.
Petrov’un Finlandiya’sında tertemiz, geniş, temiz okullardan söz edilir. Karaözü köyü de Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren de aynı niteliklere sahip ilkokul ve ortaokulu kendi elleriyle kurmuş bir yerleşim birimidir. Her iki okul da köylüler tarafından yapılmıştır.
Finlandiya’nın Turku şehri, 1.250.000 Ruble gelirinin 250.000 Rublesini (%20) okullarının yapımına ayırmıştır. Türkiye’de ilköğretim davasının çok önde tutulduğu dönemlerde de %10’lar yasası vardı. Her il kendi gelirinin %10’unu okul yapımına ayırıyordu. Köy Enstitülü öğretmenlerin öncülüğünde köy okulları köylünün kendi emeği ve katkısıyla yapılıyordu. Karaözü’nün okullarına ayırdığı gelir çok daha fazla olmalıdır…
1950 Demokrat Parti iktidarından sonra okul yapımında köylü emeği ve katkısı kaldırıldı. Devletin ihale verdiği müteahhitler devreye girdi; eğiteme ayrılan pay da hızla düşmeye başladı.
Kadınlara 1910 yılında eşit haklar ve oy hakkı vermiş Finlandiya ile bu hakkın verilişinde çok bir zaman farkı olmayan genç Türkiye Cumhuriyeti arasında çok fazla bir ayrım olmasa gerek. Alevi köyü olan Karaözü’nde kadının erkeğin birlikte katıldığı her cem ayini Dr. Hikmet’e göre bir halk meclisidir.
Fikret Otyam, Karaözü kadınlarını şöyle anlatıyor: “Köy kadınlar kolu, en başta gelen kollar arasında okul yapımında. Para tükendiği zaman beşibiryerlerdelerini satan onlar, bileziklerini satan onlar. Sonuçta 155.700 lira sarfıyla, bugün 500.000 lira değerinde olanKaraözü ilk ve ortaokulunda ayyıldızlı bir bayrak dalgalanmakta.” (Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye Köye ve Sosyalizm, s 66)
Hem Papaz Petrov’un hem de din adamı olmayan Dr. Hikmet’in dini değerlendirirken insancıl yanlarını ve antropolojik kökenlerini özellikle öne çıkardıklarını görürüz. Düşünceleri ve eylemleri nedeniyle din adamlığından atılmış Petrov’un Maksim Gorki’nin de övgüyle söz ettiği, “Hıristiyan Sosyalizmi”ni anlattığı “Hayatın Temeli İncil” adlı bir yapıtı vardır.
İki coğrafya arasındaki en temel farklılıklar ülkeye egemen iktidarların tarihi yaklaşımları içinde uç verir. Finlandiya’da Petrov’a göre devlet halkını tamamen temsil etmeye çok yakın iken Anadolu tarihinde Yavuz tarafından 40.000 kellesi alınmış, uzak diyarlara sürülmüş Karaözü köyü kurucularının da aralarında olduğu bir geçmiş yaşanmıştır, topluma egemen politik güçler tarafından da ayrıksı bir gözle görülmektedir. Devlet yapısı içindeki egemen kesim, Alevi yurttaşlarına farklı bir gözle bakmaktadır.
Fin halkı, Turku şehrinde yükselen Finlandiya adlı, genç, güçlü, yetişkin, yaşanmış ıstırapların yüzüne yansıdığı bir kadın heykelinde kendini temsil ettirmeyi uygun bulmuştur.
19. yüzyılda uzun süre komşu İsveç’in işgalinde kalmış Finlandiya’da 400.000 de İsveçli yaşarken eğitim her iki dilde de yapılır, ancak İsveççe resmi dil olarak kullanılır imiş. Daha sonra Rus egemenliğine geçmiş ülkede Fin dili öne çıkmaya başlamış. Ruslarla Fin halkı arasında hiçbir sorun çıkmamış. Ruslar, Finlandiya’da bir baskı yönetimi kurmamışlar; kendi dil ve kültürlerini baskın kılmaya çalışmamışlar. Finlandiye’da tarihin hiçbir döneminde anadil sorunu olmamış. Eğitimden birden çok dil kullanılmış.
Finlandiya’da onlarca yıldır dokuz yıllık ilköğretim tamamen ücretsiz ve devlet tarafından yemek destekli olarak uygulanıyor… Temel eğitimin bitiminde Anadil Sınavı, Ulusal Dil Sınavı, Yabancı Dil Sınavı, Matematik. Sosyal Bilimler ve Doğa Bilimleri sınavları yapılıyor.
Türkiye’de anadilde eğitim hâlâ önemli bir kopuş sorunu, önemli sayıda devlet ve Türk milliyetçilerinin kışkırttığı halk karşıtlığı toplayan bir talep… Anadil eğitimi ve anadilde eğitim bir “bölücülük” girişimi olarak değerlendiriliyor. Anadil eğitiminden yoksun Kürt halkı da Batılı emperyalistler tarafından çeşitli kışkırtmalar için kullanılıyor.
Finlandiya’nın her tarafında gazete, kitap bol… Petrov, gezip gördüğü bir köydeki halkın tamamının günlük gazete abonesi olduğunu vurguluyor.
Türkiye’nin Karaözü’nde de durum çok farklı değil… Köye 13 farklı gazete giriyor, İmece, Hayat, Köy ve Eğitim, Yön dergileri okunuyor. Köyde bir de Atatürk büstü var. Bağlı olduğu 5112 nüfuslu Gemerek’te Atatürk büstü yok. 330 hane olan köyde 400 radyo var. (1962 yılı…)
Karaözü’nde ayrıca başarılı çalışmalar yapan, ortaklarına kredi sağlayabilen bir de kooperatif vardır. Karaözü ilkokulu 1928 yılında (Latin harflerine geçilir geçilmez), Kooperatif ise 1952 yılında kurulmuştur.
Karaözü Kooperatifi çevredeki 7 köyde de etkinliğini sürdürüyormuş. 900 ortağına kredi veriyor… 17.000 Lira öz kaynağı, 24.000 Lira yedek akçası var. Ülke genelinde kooperatifler kimi uyanık bezirganlara avadanlık yaparken, doğru çalışmaya kalkanı banka borcu altında bunalırken Karaözü Kooperatifi bir Karaözü köylüsünün Fikret Otyam’a aktardığı biçimde “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için,” ilkesiyle davranmaktadır, İMECE yolu tutulmuştur. Anadolu kırsalını soyup sömüren murabacı ağalık, eşraf kesimi köyün içine sızamamıştır. (Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 60)
Ziraat Bankasının1959 yılında Türkiye çapında köylülere açtığı kredi toplamı 2.313.280 Lira iken Karaözü kooperatifi köylüsüne 400.000 Lira kredi açmayı başarmıştır. Aynı yıl Türkiye çapında şeker fabrikaları 499.700 ton şeker üretmiş iken Karaözü köylüsü 840 ton pekmez, 100 ton kuru meyva satmıştır..
Karaözü köyünde, tek bir traktör tüm köyün işini görmektedir. DP iktidarından sonra tarımda makinalaşma adı altında köyleri traktör hurdalığına, köylüleri de banka borcu batağına sürükleyen gösteriş hevesine Karaözü’nde yer yoktur…
Nüfusun %98’i okuryazar (okuryazar olmayan %2’lik kesim yatalak, hasta ve düşkünlerden oluşuyor. Karaözü’ndeki okuryazarlık, Ankara’dan da İstanbul’dan da çok çok önde.
Finlandiya’da askeri kurumlar da okul gibi iş görüyor. Petrov’a göre kışla eğitim ve dürüstlük ocağı… Fin halkı askeri birlikleri kendi evi gibi kabullenmiş. Türkiye toplumunda da askerlik kurumunun bir eğitim ve aydınlanma ocağı olarak öne çıktığı zamanlar olmuştur… Köy Enstitüleri öncesi başlanan, halka okuma yazma ve tarımda modernleşme amaçlı Eğitmen Kursları’nda, Mustafa Kemal’in önerisi ile askerliği çavuş ve onbaşı olarak tamamlamış köy çocukları görev almıştır…
Finlandiya tarihinde Vilhelm Snellman (1806-1881) adlı kültür gönüllüsünün önemli bir yeri var. Bir bilim insanı olan Snellman daha sonra gazeteciliğe de soyunur ve ülkeyi karış karış gezerek konuşmalar yapar. Snellman’ın öncülüğünde öğretmenlerin gönüllü olarak katıldıkları yaz kampları kurulur. Yaz kamplarında öğretmenleri özveriyle mücadeleye davet eder… Rahiplerle de konuşur Snellman… İncil nasıl öğrettiyse, öyle yaşamalarını önerir.
Tüm kesimlerle yaptığı konuşmalarda en çok sorduğu soru, “aramızda kaç kişi dürüst”tür…
Snellman ile Türkiye’de Karaözü yakınına kurulmuş Köy Enstitüleri’ne önderlik etmiş İsmail Hakkı Tonguç arasında önemli koşutluklar bulmak olasıdır. Tonguç da silahlı kuvvetlerin verdiği kırık bir jiple bir yıl içinde 1200 köy gezmiş, gece gündüz öğretmenler ve öğrenciler ile mektuplaşmış bir eğitim devrimcisidir.
Tonguç, Hasanoğlan’da Yüksek Köy Enstitüsü ders yılı başlangıcı için yaptığı konuşmada bir kez daha yükseköğrenimin temel yöntemleri vereceğini, sonrasını öğrencinin kendisinin bulması gerektiğini vurgulayacaktır. Köylü içinden birilerini çıkarıp seçkin duruma sokmak gibi bir niyeti yoktur. “Biz efendi adamlarız diye halktan ayrılmak yok. Çuvalı yüklenerek, sandalyeyi karın altından kurtarıp Lalahan İstasyonu’na getirecek olan sizlersiniz. (…) Az bilgi ile çok iş, az felsefe yapmaya yönelmeli” diye bağlayacaktır sözlerini (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 376).
Vilhelm Snellman’ın dürüstlük üzerine verdiği söylevler ile Fin halkının kandaş toplum gelenekli yapısı arasında önemli bir koşutluk var olmalıdır ki, hileli tartılarla alışveriş yapan bir tüccarın yanında çalışmış Karapek, işini bırakarak haydutluk yolunu seçmiş ve büyük bir üne kavuşmuştur.
Finlandiya’da devlet nasıl hemen tüm halkı temsil edebiliyorsa, sosyal durumları ne olursa olsun insanların davranış biçimleri de birbirine çok yakın olmalıdır. Başarılı olmuş, büyük zenginliklere ulaşmış kapitalist işletmeciler de alçakgönüllü bir yaşam sürdürürler, halktan kopmamışlardır ve halkın kalkınması, toplumsal gönenç için çalışmaktadırlar. Tatlı kralı Jarvinen her yıl köy kütüphanelerine 100.000 Mark göndermektedir. 100.000 Mark Danimarka, Hollanda ve İsveç’te köy ekonomisi üzerine eğitim gören yurttaşlarına ayırır, 100.000 Mark da başarılı bilim insanlarının, yazar ve sanatçıların yurtdışı gezileri için kullanır.
Tatlı kralı Jarvinen’in yanında “yumurta kralı”, “çizme kralı” diye bilinen dünyanın tanıdığı girişimciler vardır. Bunlar da çevrelerindeki halka, öğrencilere büyük destekler vermektedir.
Snellman halka sabır öneren varlıklı sınıfa öfkelidir. Ayrıca halkın cahilliğinden, şaşkınlığından, aptallığından yakınanlara, onlara doğru yolu gösteremediğiniz için sizler kabahatlisiniz diye çıkışır. “Ülke halkının büyük kısmının cahil ve kaba olmasına sabretmek ayıptır. Bu kendi kendine eğitim almış, kendi kendine kültür güneşiyle aydınlanmış olan herkesin suçudur. (…) Halkın büyük, asıl kitlesinin eğitilmemesi devlet ayıbıdır; Kendi kendini soymak, yıkmak ve bozmak demektir.” (Beyaz Zambaklar Ülkesi, s 132)
Snellman’ın hedefinde çoluk çocuğunun geleceği için “kâr”dan başka bir şey düşünmeyen, çocuklarını iyi bir yerlere yerleştirmekten öte bir saplantısı olmayanlar da vardır. Tolstoy’dan yaptığı bir alıntıyla onlara seslenir. “’Hayattaki ağır yersizliğin başlıca sebeplerinden birisi de herkesin hayatta iyi yer edinmek istemesi ama kimsenin hayatı yerleştirmek istememesidir. Herkes hayattan almak ister ama kimse ona bir şey vermeyi düşünmez. Hayata egoistler olarak, yağmacılar, sömürgeciler, asalaklar olarak girerler. Bu asalakta görürler hayatın anlamını.’ (…) Çocuklar ve gençlik egoist olarak yetişir, bir tek kendilerini severler; bu insanlar yoksul ve zayıf ruhludur. Tembeldir. Haz düşkünüdür. Aç gözlüdür. Şımartılmıştır.” (Beyaz Zambaklar Ülkesi s 93)
Snellman gittiği her yerde büyük bir içtenlik ve saflıkla herkesle konuşur.
Berlin’de bulunduğu bir sırada Almanya ve Avusturya’da çok başarılı olmuş, büyük bir ün kazanmış bir yazarla onurlarına verilen bir yemekte karşılaşır. Yemeğin sonunda yazara gelişmiş ülkelerin geri kalmış halklara tepeden bakışlarıyla, küçümseyişleriyle ilgili uzun bir konuşma yapar. Slav halkını Alman toplumu için bir tür gülünçleme konusu yapmış ve onunla başarı kazanmış olan yazar, büyük bir sıkıntı duyarak başlar konuşmayı dinlemeye… Snellman için “sıkıcı bir aptal,” diye düşünmektedir. Konuşmanın sonunda ise müthiş bir iç sıkıntısı, bir değişim duyar kendinde. Snellman’ın elini öpmeye davranır.
Snellman ertesi gün kendi bataklık ülkesine (Suomi) döner. 15-20 gün sonra Viyana’dan gelen bir mektup alır. İmzasız mektup beş satırdan oluşmaktadır: “Siz ruhumu altüst ettiniz. Yeni şekilde yaşayamam. Eski şekilde yaşamak iğrenç. ‘Umutsuzca ama dikkatsizce’ öldürüyorum kendimi. Köpek, köpek gibi ölür.” (s 138)
Slav yazar intihar etmiştir.
Snellman’ın Türkiye’de Kar romanı ile benzer bir yazın tarzına imza atmış ünlü yazarımızla karşılaşması ve konuşması durumunda sonucun ne olacağı sorusu ne yazık ki yanıtsız kalacaktır. ☺
Snellman’ın Fin kültüründeki iki ad ve kitap çok dikkatini çekmiştir. “Bir Köy Hekiminin Notları,” ve “Bir Köy Rahibinin Notları,” Fin halkının yaşam gerçekliğini anlatan her iki kitap da yoksulluklara, toplumun çarpık yönlerine, adaletsizliklere parmak bastığı için birtakım çevrelerin tepkisini almıştır. Kitap yazarı olan Rahip İskoçya’dan kaçmış bir İsveçlidir. Altı dil bilen, Katoliklerin kovaladığı bir protestandır. Üniversitelerden gelen kariyer önerilerini geri çevirmiştir; “Benim kariyerim halktır,” demektedir.
Türkiye’de köy gerçeğini yazan Mahmut Makal ve Fakir Baykurt gibi öz be öz köy çocuğu öğretmenlerin başına gelmeyen kalmamıştır…
Dr. Hikmet’in “Türkiye Köyü ve Sosyalizm” adlı kitabında Karaözü köyüyle ilgili genel bilgiler verildikten sonra bu köyde gözlenen dayanışmacı, üretken yapının, insan davranışlarının kaynağının araştırmasına geçilir. Bu sosyal durum ekonomiye mi, eğitime mi bağlanmalıdır sorusuna yanıt arar.
Kitabın bu arayış bölümünde, ülkeye egemen olan ve özellikle kırsal kesimi binlerce yıldır soyup sömüren sınıflı toplum geleneğinin, tefeci bezirgân sömürüsünün olumsuzlukları sıralanır; rakamlar üzerinden somutça gelişmeleri açıklayan tablolar kurulur, istatistiklere yer verilir…
Her türlü tarımsal olanağı bulunan Türkiye’de, tütünden fındığa, buğdaydan her türlü tarım ürününe aracı bir sınıfın zenginliği için üretim yapılmaktadır. İnönü’nün II. Dünya yıllarında dar bir alanda kurdurduğu ziraat kombinalarının başarısı ilgi çekicidir. İnönü, daha Atatürk’ün sağlığında, 1937 yılında da ziraat kombinalarından söz ettiği için başvekillikten alınmıştır (Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 46).
II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye topraklarının “3902’de biri” genişlikte bir alanda, bütçenin 509’da biri kadar bir parayla kurulmuş ziraat kombinaları çok önemli sonuçlar almıştır. Türkiye’nin o kötü savaş yıllarında 1 milyonluk ordusunu ve halkını besleyerek, savaştan dünyanın 5. Buğday üretici ülkesi olarak çıkmış olması, ülkedeki ekonomiyi de siyaset mekanizmasını da elinde tutan aracı zümrenin büyük tepkisini çekmiştir… Kısa zamanda yozlaştırılacak, işlevleri ortadan kaldırılacaktır.
Daha Dünya Savaşı bitmeden kırsal alanın belalısı, ülkenin asalak zümresi bezirgânlık başını kaldırmış Meclis kürsüsünde ortalığı yıkmaktadır. Tarım Bakanı kürsüye koşup müjdeyi vermekte gecikmeyecektir. “’Hükümet olarak harp sonunda bu geniş ziraati devam ettirmeyi düşünmüyoruz’ dedi. Makineler çiftçilere satılacak, arazinin fazlası halka dağıtılacaktır’ Bravo sesleri).” (Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 46)
Türkiye köylüsü, ülkedeki bezirgân ekonominin gereği, 1959 yılında II: Dünya Savaşı yıllarında yabancıya sattığı buğdayın üç katı fiyatına ekmek yiyebilir durumla gelecektir.
Karaözü köyündeki imececi köylü geleneğini toplumsal bir uyanış zembereği yapmaya çalışan Köy Enstitüleri olmadık iftiralara uğramış ve kapatılmışlardır.
Köy Enstitüleri’nin açıldığı, özellikle ilköğretim kurumu yöneticileri arasında devrimcilerin etkin olduğu yıllarda bile öncelik tarım okullarına değil ticaret okullarına verilmektedir. Demokrat Parti iktidarından sonra imam hatip okulları en öne çıkar…
Dr. Hikmet kitabının 44. Sayfasında bir okul karşılaştırması tablosu koyar.
Tarım Ticaret İmam Hatip
1930-31 yılı 5 5 2
1959-60 yılı 11 69 37
Artış (30 Yıllık) % 220 %1880 % 1850
Din istismarcılığı, Türkiye kırsalını soyup sömüren tefeci bezirgan zümrenin en önemli siyaset malzemesidir ve Cumhuriyet’in devrimci yıllarında da dokunamadığı bu zümre süreç içinde uluslararası finans kapital ile dişle tırnak gibi iç içe geçmeyişi başaracaktır.
Dr. Hikmet, Karaözü sosyal gerçekliğini çözümleme çabası içinde onların inanış ve adlandırılış duraklarına uğramadan edemeyecektir. “O öz Türk oğlu Türk Karaözlülere, uğrunda 40 bin kelle verdikleri halde dönmeyip dağlarda direnme gücü sunan inanç nereden gelmiştir? İlkokuldan mı? O zaman öyle bir şey yoktu. İslam Tarikatı sayılan Aleviliğe saptıklarından mı? Alevilik Mekke ülkücüsü Arap Ali adına bağlanmış da olsa, Alevilik İslam’dan gelmemiş, Horasanlı Ebamüslim adlı Ortaasyalının temsil ettiği kılıçlarla dışarıdan sokulmuştur. O akımı asıl yaratanlar ve İslamlığa sokanlar, Ortaasya göçebelerinin sağlam insanları ile çökkün İslam medeniyetini aşılayıp dirilten Türk-Moğol erleridir. Beyinsizce yazılmış ters medeniyet tarihine kanıp neticeyi sebep yerine koymayalım.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 55-56)
Gazeteci Fikret Otyam’ın gözlemleri arasında jandarma karakolunun vukuatsızlıktan kapatılmış olması da vardır. Kapatılan Köy Enstitüleri geleneğini sürdüren İlk Öğretmen okuluna devam eden Karaözlü öğrenciler köy öğretmenlerine iki katlı bir ev de yapmışlardır.
Dr. Hikmet, Otyam’ın gözlemlerine köylülerinden çoğunun Baba İshak torunu Alevi olduğu Amasya cezaevindeki 500 mahkûmdan yalnızca 10 tanesinin Alevi olduğu, onların da bir köşede namaz kılarca sessizce, bir arada yeyip içtiklerini ekler…
Türkiye Köyü se Sosyalizm kitabının kapanışında, Karaözü’ndeki dayanışmacı, üretken yaşam tarzının İlkel Sosyalizm geçmişinden nükleer enerji bilimciliğinde geçecek toplumsal yapının 20.000 Türkiye köyünü kucaklaması durumunda bir güneş gibi parlayacağı vurgusuna yer verilir…
Son Değini…
Beyaz Zambaklar Ülkesi’nden Türkiye’nin Karaözü’ne geçerken ne kaldı elimizde?
Birbirine benzer köylü ve halk davranışları olan iki ülkeden biri, en olumsuz koşullara, yoksul coğrafyaya karşın dünyanın insanlık açısından en rahat, en gelişmiş ülkesi olurken, her türlü olanak ve doğal zenginlik içindeki Türkiye et yiyemeyen, samanını dışarıdan ithal eden, un fabrikalarına ithal edilmiş buğdayı işleme zorunluluğu dahi getirebilecek ölçüde bezirgânların, dalaverecilerin egemen olduğu bir ülke durumuna gelmiş.
Kuzeyde aynı çağda taş baltalarla savaşan Viking barbarları dünyanın en insancıl düzenlerine geçerken, tarımın ilk keşfedildiği Orta Doğu din istismarcılığının politikada hep önde tutulduğu tefeci bezirgânlık sömürüsü ile bir türlü yalan batağından çıkıp yaşadığı coğrafyanın kendine sunduğu olanakları kullanamamış…
Beyaz Zambaklar Ülkesi, dayanışma ruhunu, adalet duygusunu yitirmemiş bir geleneğin milletleşmesi, uluslaşması, yolu kapitalizmle varsa da birbirini ezmemesinin hikâyesini anlatıyor.
Karaözü, koca Anadolu’da bir küçük ada… Yaşanası, övülesi bir ada. Aynı zamanda yaşamını çalıp çırparak geçinenlerin, fitne, öfke ve istismar üzerine siyaset kuranların gözüne batmış bir çöp.
Karaözü 2012 yılında kendisini dünyaya tanıtmış Fikret Otyam’a, adına bir Kültürevi açarak vefasını da göstermiş olduğuna göre ülkeyi sarmış genel yozlaşmadan alnının akıyla da çıkabilmiş olmalı…
Beyaz zambaklara yakışan ülkelere ve adlara selam olsun…
Kaynakça:
Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi, Çev. Sabri Gürses, Ayrıntı Yayınları Ekim 2017, İkinci Basım,
Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, Derleniş Yayınları, Birinci Basın, Eylül 1980
FİKRET OTYAM KÜLTÜREVİ, KARAÖZÜ…