YAZIK DEĞİL Mİ BU ÜLKEYE…
Batı’nın taş balta gelenekli kandaş toplum ve barbar kanı taşıyan lordları topraklarındaki yanaşmaları daha iyi çalışsınlar diye serbest bırakıp özgür işgücüne dönüştürdü. O sıra başlamış yün manifaktür ekonomisini çağrıştırarak bu durumu “koyunlar insanları yedi,” diyen düşünürler oldu.
Bugün, ülkemizin içinde bulunduğu durum, binlerce yıldır Doğu toplumlarını cenderesine almış tefeci bezirgân zihniyetinin içinden çıkılması çok zor labirentleriyle anlatılabilir ancak…
24 Haziran seçimleri öncesi iktidar sahiplerinin oy kazanmak uğruna çıkardıkları imar barışı diye kılıf uydurdukları “Kaçak Yapı Affı,” memleketin iyice içine etti. Hazine arazileri üzerine yapılmış, imara aykırı insanlık dışı kâr hırsıyla yükseltilmiş binaların sahipleri göbek atarak oy vermeye koştu sanırım. İş bununla da kalmadı. 31 Aralık 2017’ye kadar yapılmış yapılar için Ekim 2018’e kadar uzatılmış aftan yararlanma furyası içinde birdenbire bir inşaat saldırısı başladı. 2018’in başından bu yana Karadeniz yaylalarından Muğla koylarına, ormanlık alanlardan hazine arazilerine büyük bir yağmacılıktır, gemi azıya aldı gidiyor… Fırsat bu fırsattır diyenler Ekim 2018’e kadar işi bitirip, ben önceden yapmıştım deyip ruhsatlarını, kullanma hakkını alma peşindeler.
18 Eylül 2018 tarihinde Çevre Bakanlığı’nın basına yaptığı yaptığı açıklamaya göre, “İmar Barışı” kapsamında yapılan başvurular 5 Milyonu aşmış. “Yuf ulan; Allah gözünüzü doyursun”” diyesi geliyor insanın. Aslında bu açgözlülüktür memleketin içine eden…
Memleket göz göre yağmalanıyor. Kim tek tek bu yapıların ne zaman başlatıldığını, ne zaman bittiğini kontrol edip bulacak? Kim fırsattan yararlanmaya kalkan, bezirgân politikacıların oy uğruna açtığı kapıdan geçen son sahtekârları önceki sahtekârlardan ayıracak? Kim bunlara yaptırım uygulayacak. Yasalara uyan, doğaya saygı duyan vatandaşın hakkını kim koruyacak?
Birileri zengin olma hevesindeyken memleketin en güzel coğrafyaları betona boğuluyor. Şehirlerdeki durum zaten felaket… Nefes alacak yer kalmadı, trafik cenderesi çocuklarımızı boğuyor, sokaklarımıza güneş girmiyor.
Gıda sektörü ayrı bir alem; kontrolsüz kimyasal kullanımı ile memleket kanser koğuşuna döndürüldü. Onkoloji klinikleri, ameliyathaneler kanserli hastalardan kitlendi kitlenecek?
Sahte içki ile gözünü kırpmadan adam öldürenlerle aynı toprakta yaşıyor, aynı suyu içiyor, aynı havayı paylaşıyoruz. Bunlardan hemen tamamı da sureti haktan görünüyor; Cuma ve kandil kutluyor; hatta namaz saatlerinde caminin yolunu tutuyor… Kendisini bağışlatacak ya… İbadeti bir tür vicdan temizleme ve öbür dünyaya yatırım olarak görenlerin sayısının hiç az olduğunu sanmıyorum…. Bu dünyada insanları kandırmayı başarıyor ya. Belki yukarıdakini ve öteki dünyadaki işlerini de düzene sokar bu aklıyla…
Kimin umurunda ki olanlar? Millet cukkayı dolduruyor…Kendisi de kanserden ölmeyi bile göze almış… Yeter ki iki dairesi daha olsun, yeter ki başkasını kazıklayıp adam olduğunu sansın. Ticaret dünyamızın en çok kazandığı söz de “Hayırlı İşler?”
Güler misin, ağlar mısın?
Hukuk dersen ayrı bir alem. Adam gürültü yapıyorsunuz diye parkta oynayan çocuklara tüfekle ateş etmiş, küçücük kız çocuğunun sırtında geziyor mermisi, savcı efendi serbest bırakmış. Bir diğeri 13 yaşındaki kızını minibüsün arkasındaki bisiklet taşıma yerine bağlamış, şehirlerarası yola çıkmış; sen de git işine bak demiş bizim hukuk.
Bunun adı hukuk değil, guguk bile olamaz. Yukarıdan kumandalı, partinin adamlığını yap, ön ilikle, giy yargıç ya da savcı cüppesini…
Emperyalizmin jandarması ABD başkanı saldırgan psikopat serseri, hukuk beni görevden alacak diye korkarken bizde sallabaş hukuku köşe başlarını tutuyor…
Demokrasi böşle bir şey işte; kuvvetler ayrılığı olmadan olmaz. Gel de anlat. Batıdaki en otoriter görünen yönetimlerde bile yüzlerce yıllık sınıf savaşlarının, hak arama mücadelelerinin bıraktığı bir demokrasi mirası var. Bizim aldığımı z ve gelecek kuşaklara bıraktığımız miras ne? Aklını kullan, kaldırımdan, benzinlikten trafikteki diğer sürücünün önüne geç, üçe al beşe satıp milleti kazıkla…
Şark kurnazlığı dedikleri yani…
Yapmayın beyler. Bu ülkenin toprağında, havasında, suyunda, çarpan namuslu, onurla çarpan yüreklerinde yer etmiş başka bir miras daha var… Daha ölmedi bu ülkenin sahipleri; siz vicdan azabı duymuyorsunuz belki ama, bu ülkede vicdan sahipleri de var; tarih yazıyor yaptığınız rezillikleri; çocuk çocuğunuza bırakacağınız ülkeden siz utanç duymayacaksınız belki de, canı acıyanlar; helal ekmek yiyenler, ak alınlarıyla öğünenler de var…
Bu ülkede Mustafa Kemaller de yaşadı; saltanatın rütbelerini yırtıp, ölümü göze alarak yedi düvele dişle tırnakla karşı koyan gaziler ülkesiyiz biz; çocuğunu kucağına vurup sırtında cepheye top mermisi taşıyan anaların coğrafyasıyız…
Kara Kuvvetlei’nin verdiği kırık bir jiple bir yılda bin iki yüz köy dolaşıp kavruk Anadolu çocuklarıyla yirmi bir ocakta çeliğe su vermiş İsmail Hakkı Tonguç’un, memleketin kırında bayırında kendi kendine açıp solan bir tek kır çiçeği bırakmayacağız diyen Yücel’in kemikleri de var bu toprakta…
Ne mutlu hırsızlığa katılmayanlara, aklını paraya ve iktidara emanet verip de üç kuruşun arkasında doğaya, insana ihanet etmeyene…
selam olsun o güzel tarihe…
Hâlâ unutulmamış bir tarihi de var bu ülkenin…
Bu tarih kanla yazılmış, kılıçla, topla tüfekle kazanılmış zaferleri anlatan bir tarih değil…
Bu tarih emekle, kalemle, kazma kürekle, radyoyla, sinemayla, piyanoyla, mandolinle, elektrik tirbünleriyle, kol gücüyle açılmış su kanallarıyla, öğrencilerin kendi elleriyle kurduğu okul yapılarıyla, türkülerle, bir yandan Motaigne okurken bir yandan tırpanla, sabanla, arı kovanıyla, balık ağıyla uğraşmayla, bu tarih her sabah kol kola oynanan halk oyunlarıyla, imeceyle yazılmış bir tarih…
Bu tarih, UNESCO tarafından tüm gelişmekte olan ülkelere önerilmiş, ABDli büyük eğitbilimci John Dewey’in “Hayalimdeki okullar Türkiye’de kuruldu,” dediği, Âşık Veysellerin, Daimilerin, Ali İzzetlerin usta öğreticisi olduğu, yaparak ve yaşayarak öğrenmenin önde tutulduğu, öğrencinin de derse ve yönetimine etkin olarak katıldığı, her sabah kol kola horonların, halayların oynandığı, Cumartesi şenliklerinde okul yönetimlerinin özgürce eleştirilebildiği, ceketini ters çeviren, yüzünü boyayan, kılık ve cinsiyet görünümü değiştiren halkın ve öğrencilerin birlikte katıldığı şenliklerin yapıldığı Köy Enstitüleri tarihi…
Bu tarih 1942 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın verdiği kırık bir jiple bir yıl içinde tam 1200 köy gezmiş, bir yurt gezisi sırasında Ilgaz’da kapalı bir köy okulu görüp kapısını çaldığında kapıyı açan başöğretmenin okul neden kapalı sorusuna, çatı akıyor, ders yapamıyoruz, öğretmenler evlerine gitti, Çankırı’ya üç kere yazı yazdım çözüm olmadı dediği, orada bulunan bir merdiveni ve sağlam kiremitleri alarak çatıya çıkan, damdaki kırık kiremitleri sağlamlarıyla değiştirip aşağı inen, bir daha dam akarsa Çankırı’ya yazı yazmayın, beni arayın diyerek İlköğretim Genel Müdürü kartını uzatan, toz toprak içindeki elbiseleriyle gece gündüz enstitülerde, köy okullarında kavruk Anadolu çocuklarının yanında olan, binlercesiyle mektuplaşan Baba Tonguç’un tarihi…
Bu tarih yoksul yamalıklı birer çocuk iken dünya çapında yazarlar olmuş Fakir Baykurtların, Mahmut Makalların, Talip Apaydınların, Mehmet Başaranların, Dursun Akçamların, evinin ve çocuğunun gözünün önünde karanlık kafalı tetikçiler tarafından kurşunlanmış türkü derleyicisi, Köroğlu kolları araştırmacısı Ümit Kaftancıoğlu’nun tarihi…
Dün, Ankara Tabip Odası'nın düzenlediği bir etkinlikte hekim arkadaşlarla birlikte Hasanoğlan Köy Enstitüsü yerleşkesini gezdik; onlara Köy Enstitüleri’ni ve Hasanoğlan’ı anlatmaya çalıştık. Yıkılmakta olan, toz toprak içinde kalmış binaları, baskı makinelerini, piyanoları, radyoları, gramofonları, dikiş makinelerini, yontuları, öğrencilerin elleriyle diktiği ulu ağaçları yürek burukluklarıyla göstermeye çalıştık. Yıkılmaktan son anda Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesi öncülüğünde, Mimarlar Odası, Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu Mezunları Derneği ve diğer meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin uzun ve ortak çabaları, aynı okul çıkışlı Elmadağ Belediye Başkanı’nın devreye girmesi sonucu onarım kararı alınmış, her nedense özüne sadık kalınmadan yapılan ve yıllardır bir türlü bitirilememiş çalışmaların da durdurulduğu, kırklı yılların orkestra çukurlu sinema salonlarını, müzik işliklerini gezdirdik (güya restorasyon yapılan yapıların pencere camından içeri bakmakla yetindik)…
Bu tarih, kendi onurlu ve üretken tarihine ilgisiz, küçücük çıkarların, öte dünya hesaplarının peşinde şimdi başka politikaları alkışlayan ve yozlaşarak yüzlerce yıl öz dilini ve kurucusu halkını dışlamış Osmanlı hanedanlığına biat etmek isteyen bir halkın tarihidir.
Bu tarih, Batı’da bir ülkede olsa dünyanın en çok gezilecek, gösterilecek müzesi kılınacak bir yerleşkede egemen olmuş ölü toprağının, tozun, küllerin, örümcek ağlarının hüznün, hayal kırıklıklarının ve kendine ihanetin tarihidir.
Sakın ha kimse o şanlı yerleşkeye sonradan konduruluvermiş Polis Akademilerinin, polis eğitim merkezlerinin, İmam Hatip Liselerinin, mescitlerin daha bakımlı olduğunu söylemek gafletinde bulunmasın…
Okul yönetiminin (şu an Anadolu Fen Lisesi) de bu işte bir sorumluluğu yok… Tarihi yapılarla ilgili tek bir görevlisi, en küçük hiçbir devlet desteği olmadan, onca tarihe kendine de yetmeyen üç beş personelle bakabilmesi de olası değil o okulun…
O tarihi unutturmak, o tarihi yok saymak istiyorlar. Oradaki yirmi altı bin kitap da toza toprağa, farelerin kemirmesine bırakılmış durumda…
Ama bizler, onur duydukları tarihleriyle birlikte yaşayanlar olarak unutmayacağız o tarihi… Çünkü o tarih, çıplak elle yedi düvele karşı koyup dünyaya örnek okullar kurmuş bir halkın gerçek tarihidir.
Umarım bu halk daha çok geç olmadan, sıradan bir Orta Doğu ülkesi olma durumuna varmadan, kendi tarihinin aynasında kendini görebilir…
Selam olsun o güzel tarihe…
26 Eylül 2018, Alper Akçam