SONBAHARIN APAYDINLIĞI…

Dursun Akçam’ı İstanbul Yakacık’ta Kartal Belediyesi Kültür Merkezi’nde yüzlerce kişinin katıldığı, Ölçek köylülerinin tulumla, dilsiz kavalla eşlik ettiği bir etkinlikle andık. Fakir Baykurt için 11 Ekim günü Ankara’da Mülkiyeliler Birliği’nde bir izlencemiz olacak.

Talip Apaydın için özel bir toplantı düzenleyememiş olmak içime dert oldu. Polatlı’dan bazı dostlarla görüştüm, önümüzdeki yıl bir şeyler yapmaya çalışacağız. 

Talip Apaydın amcam olurdu; eşi Halise Apaydın da Ardahan 23 Şubat İlkokulu’nda üç yıl öğretmenliğimi de yapan annemin Cılavuz Köy Enstitüsü Uygulama İlkokulu’nda öğretmeni olduğundan, öğretmenimin öğretmeni…  

Onlar Köy Enstitüsü çıkışlı, ateş yürekli insanlardı. 20. Yüzyıl sonu ile 21. Yüzyıl başının güz ayları o ateşin adeta küle dönüştüğü, o güzel insanların yaprak dökümüne uğradığı aylar oldu.

Talip Apaydın ile sağlıklı bir ortamdaki son görüşmemiz sanırım yatağa bağlandığı o vurgundan birkaç ay önce olmuştu. Halise öğretmenimizin geçirdiği femur boynu kırığı nedeniyle ziyaretlerine gitmiştim.

Güzel bir söyleşi başladı Talip amcayla aramızda. Benim “Batı Rönesansında Rabelais, Türk Edebiyatında Köy Enstitülüler” özgün tezimde incelemeye aldığım kitaplarında bulduğum “grotesk halk kültürü” öğelerini anlatmamı, kitaplarına bu farklı bakış açısıyla yaklaşmamı büyük bir heyecanla karşılar, kendi metinlerine getirdiğim bu yeni açılımı dikkatle dinlerdi. Biraz da şaşırırdı; kendinde olan ama adı daha önce konmamış, değeri bilinmemiş bir cevherin gün yüzüne çıkarılması gibi bir şeydi belki de yaptığım…

Yoz Davar ve Tütün Yorgunu üzerine uzun uzun çalışmıştım. Kurtuluş Savaşımızı en güzel anlatan o pırlanta değerindeki üçlemeyi (Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler,) bir dergi yazısında Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”sı ile metinlerarası ilişkiler bağlamında ele almış ve Apaydın amcamın üçlemesinin bu yoz toplumda nasıl hak ettiği yere ulaşamamış olduğunu anlatmıştım.

O son görüşmede, “Alper,” dedi, “zamanın varsa bir şeyler içelim.” 

“İçelim Talip amca,” dedim. Gözü kör olsundu ardı arkası gelmeyen sorumlulukların, oradan oraya koşuştururken gözü de bir yandan saatte kalmanın, bir dostla, saygıdeğer bir insanlar iki kelime söz edecek zaman bile ayıramıyor olmanın...

Bir viski açti Talip amca, kuruyemiş getirdi. Epeyce bir uzadı söyleşimiz. İkimiz de çok keyif aldık.

Onun o Kurtuluş Savaşı Üçlemesi bu ülkenin edebiyat başyapıtları arasında yer almalıdır; yazıklar olsun bu ülkede ben eleştirmenim diye gezenlere, ben kitap tanıtımı yaparım diye ortalıkta poz verenlere… Batı’dan ve tüketim kültüründen aldıkları küçücük esintilerle Şarkiyatçı yazarları pompalamaya koşarlar, kendi ülkesini Batılı okura egzotik eğlence kaynağı olarak satanlara övgü üstüne övgü yağdırırlar da ayağı bu ülkenin has toprağına basan, insanının gözbebeğinden yüreğinin içini okuyan edebiyat yapıtlarını görmezden gelirler, “Köy Romanı,” ya da başka bir yafta yapıştırıp değersizleştirmek için birbirleriyle yarışa çıkarlar. 

Talip amca, o üçlemeyi yazabilmek için aylarca Uşak, Akhisar ve çevre köylerinde kalmış, babasının kuşağından onlarca insanla konuşmuş, uzun uzun araştırmalar yapmıştı. Orhan Pamuk’un Kars’ı bir Şarkiyatçı nesne olarak Batılı okuruna ve ekran kuşu yerli moda edebiyat tutkunlarına sunduğu Kar romanı için Kars’ta kaldığı süre yalnızca üç gündür! Onun için köylünün giydiği Cizlaved marka lastiği bir spor ayakkabısı adı sanmıştı. 

Talip amca, üçlemenin ilk kitabını bana imzalarken “Köy Enstitüleri kökeninden gelen, değerli aydın, değerli yazar Alper Akçam’a, candan…” diye yazmış; bu sabah yeniden karıştırırken bir daha okudum; gözlerim doldu. 

Kitabın sunusunda şöyle bir not vardır: “On altı yıl askerlik yapan, Birinci Dünya Savaşı’nın, Kurtuluş Savaşı’nın tüm cephelerinde tetik çeken ve yaralı olarak köye dönünce topraksız, işsiz, ekmeksiz kalan bir köylünün oğluyum. Çocukluğum onu dinleyerek geçti. 1938’de Köy Öğretmen Okulu (sonradan Köy Enstitüsü) öğrencisi olduğum gün ‘bu devlet seni okutuyor ya, tüm çektiklerim, tüm akıttığım kan ve ter helâl olsun’ dediğini unutamam.”

İşte Talip Apaydın amcam ve bütün Köy Enstitülü yazarlar böyle cefakâr ve yiğit bir halk damarından gelirler, yaşamları boyunca uğradıkları haksızlıklara, toplumdan gördükleri saldırılara hiç aldırmadan, topraklarına, kültürlerine kökleriyle tutunur, dallarında renk renk çiçekler, meyvelerle yaşama gülümsemeye çalışırlar. Umarım gün gelir, o damarın kendilerine haram edilmiş emeklerinin ayırdına varır bu ülkenin insanları…

İyi ki oturmuş o güzel söyleşiyi yapmışız Talip amcamla. Birkaç ay sonra beyinle ilgili bir vurgun yedi, yatağa bağlandı; sonsuzluğa uğurlanışına kadar da aylarca sıkıntı çekti.

Işıklar içinde olsunlar o güzel insanlar ve ışıkları üstümüzden hiç eksik olmasın.

Kendilerini önce içinde bulundukları topluma, insana adamış, tüm ömürlerini öğretmek ve öğrenmekle geçirmiş güzel insanlardı.

Yerleri asla doldurulamayacak; yürek köşemde onlara ait bir boşluk hep kalacak…

Apaydın geldiniz dünyamıza, Apaydın gittiniz; hep aydınlıklar, ışıklar içinde olun; üstümüzden de elinizi, ışığınızı hiç eksik etmeyin!

 

GEÇTİ BOR’UN PAZARI…

Çalışma masama oturduğumda doğrudan siyasi konulara girmeyi, bu konularla ilgili yazılar yazmayı çok sevmiyorum… Araştırma okumalarım, aldığım notlar, eleştirel denemelerin konuları, romanlarımın, öykülerimin kahramanları bana uzak kalıyor gibi geliyor ama dayanamıyorum… Bizim gibi ülkelerde yaşayan yazarların, edebiyatçıların suya sabuna dokunmadan yaşayabilmek gibi bir lüksü yok; olmamalı da… Ne kadar uzak kalmaya çalışsan da gün geliyor, bıçak kemiğe dayanıyor, konuşmadan, yazmadan duramıyorsun…
Kimi zaman kimi politikacıların sesleri, arka arkaya yüzü hiç kızarmadan sıraladığı yalanları, bir gün dediğini ertesi gün yalayıp yutmaları, ölmüş insanlara bile meydan okumaları, çok kötü duygular uyandırıyor olsa da, memleket ahvalini merak etmemek mümkün değil; izliyoruz haberleri.
Son günlerde yetkili ağızlardan arka arkaya yapılan açıklamaları duydukça bir güzel Anadolu özdeyişi akla geliyor: “Geçti Bor’un pazarı; sür eşeğini Niğde’ye…” 
Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanmalıymış;
Komşu ülke Rusya lideri Putin ile birçok konuda mutabakata varılmış;
Irakla ilişkiler yalnızca merkezi hükümet aracılığıyla yürütülmeliymiş;
Barzani’nin referandum yapıp ayrı devlet kurmaya çalışması hiç beklenmiyormuş;
Eğitim ve kültür politikalarında başarı sağlanamamış; 

Ekonomik sıkıntılar nedeniyle yeni özelleştirmeler yapılacakmış…

Özelleştirmeleri geç bir kalem… Sata sata kamuda çöp bile bırakmadınız. İnsanımıza aş, ekmek kapısı kalmadı, samanı bile ithal eder duruma geldik, et yerine dert yiyor bir zamanların dünyanın kendine yeten sayılı tarım ve hayvancılık ülkelerinden olan Türkiye…

Diğer maddelere gelince, hani şu Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü diye başlayan… Şimdiye kadar aklınız neredeydi diye soruyorum oturduğum yerden. On beş yıldır bunca eziyeti neden çektirdiğiniz bu ülkeye o zaman… Neden bu kadar kan döküldü, bu kadar can heder oldu... Nice yanlış adımlar, nice komşuların iç işlerine karışmaya kalkışmalar; nice bilmem nerede Cuma namazı kılma meydan okumalarından, emperyalizmin kurup oynattığı eli silahlı fanatik İslamcı örgütlerle dirsek temasına geçmelerden, hatta onların bir kısmını desteklemelerden sonra… Yeni mi aklınız başınıza geldi... Sağır sultan bile duydu ki, IŞİD’inden El Kaidesine, bilmem Nusra’sına kadar bu örgütlerin arkasında CİA’dan MOSSAD’a en karanlık eller var. ABD ve AB emperyalizmi, onların İsrail maşası, Orta Doğu’daki petrol kozlarında Müslümanı Müslüman’a kırdırırken, “Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” gibi tartışılmazca kullanılması gereken bir hak üzerinden ortalığı kana bularken hinoğluhince oyunlar oynuyor.
Bizi yönetenler yıllardır Irak’ın da Suriye’nin de toprak bütünlüğünün bozulması için ellerinden geleni yaptılar doğrusu… Teskere oylatmalardan ateşe körüğe gitmeye kadar her şeyde, bütün emperyalist oyunlarda yer aldılar.
Yıllardır Irak merkezi hükümeti yerine Kuzey Irak yönetimi ile işbirliği yapılıyor. Irak Hükümeti hop oturup hop kalkıyordu uzun zamandır. Kuzey Irak petrol vanalarından yıllardır yüklü hisseler alınıyor. Bu petrol işinde hangi iktidar ortağının payı var, hangi akraba şirketleri cukkayı dolduruyor onu da bilmiyoruz. Kuzey Irak yönetimi ile yapılan işbirliği, FETÖ’yle ilişkileri papaz etmenin de ABD yönetimi ile petrol olaylarında külahları değiştirmenin de öğelerinden biri olmuştu anlayabildiğimiz kadarıyla…
Peki şimdi gelinen noktada geçmişin on beş yıllık yanlışlarından iyice bir ders alınmış mı?
Hayır… Asla alınmış ve bu gidişle alınabilecek bir ders yoktur. Önce FETÖ’ye teslim edilmişti devletin en temel noktaları, en kritik makamlar, şimdi diğer cemaatler, tarikatlar devrede. Menzilinden Süleymancısına Milli Eğitim’de bile onlar var. Yapılan protokollerle o cemaat vakıfları, adı tacizlere, tecavüzlere karışanlar bile çocuklarımıza ahlâk ve din öğreteceklermiş. Sevsinler sizin ahlakınızı da, emperyalist çıkarlar için halka bomba kurşun yağdırttığınız çıkar ilişkileriyle bulaşmış din istismarcılığınızı da… 


Neredeyse yirmi yıldır dinliyorum Recep Tayyip Erdoğan’ı… İlk kez beni gülümsetmeyi başardı. İzmir’de FETÖ kanlı tezgâhına doğrudan karışmış ve gelecekte CİA’nın başına geçebileceği düşünülen CİA ajanı bir papaz tutuklanmış... Trumpundan bilmem kimine ABD onu istiyormuş ille de… Erdoğan da, “Ver papazı al papazı,” diyor ABDli yetkililere. Tekrar tekrar verdi bu sözü televizyonlar; her seferinde gülümsedim… 
Oysa ki, ne onların vermeye niyeti var o papazı, ne de isteyenlerin almaya…
Pansilvanya’daki o papaza kimin ne verdiğini, kimin o papazı 15 Temmuz noktasına getirdiğini bilmiyor muyuz? Papazdan önce o papaza yol açanlardan hesap sorulmalı…
Bir papaz da kurtuluş savaşı yıllarında gelmişti bu ülkeye. Rahip Fru adlı İngiliz istihbarat binbaşısını sizlerin savunduğunuz, şimdi millete bir matahmış gibi sunduğunuz Osmanlı sarayı göndermişti Anadolu’ya… Cebine de fetvalar koyarak, Molla Necmeddin’i yanına katarak… Her ikisini de cübbe ve sarık ile Anadolu’da dolaştırıp milleti Kuvayımilliye ve Mustafa Kemal’e karşı kışkırtarak…

İki kere iki dört eder gibi belli… Bu memleketin bu papazlardan ve onlarla işbirliği yapan sahte hocalardan kurtulmadan düzlüğe çıkması mümkün değil. Din işleri ile dünya ve siyaset işleri böyle birbirine girmiş olarak yürütüldükçe başımız bitten kurtulmayacaktır; anaların ağlaması bitmeyecektir.
Tek çıkış yolu, Cumhuriyet’in laik demokratik hukuk devleti ilkesini yeniden ve gerçekten yaşama geçirebilecek bir yönetim için herkesin el ele vermesi, papazlara karşı gerçekten milletçi, halkçı ve bağımsız bir dış politika, iç yönetim biçimi kurulması olabilir…

Niğde’deki pazardan da olmadan…

 

03 Ekim 2017, Alper Akçam