KADIN SANA HELAL OLSUN!

Bu oynanan oyunun adı ne demokrasi olabilir, ne de hukuk devleti. Daha ortada yürürlükte olan bir Anayasa ve yasalar var iken, Cumhurbaşkanı siyasi partiler karşısında bağımsız kalacağına ilişkin yemin ile göreve başlamış bulunuyorken, yargıcından polisine kamu görevlilerini, en kilit yerlerde bulunanları kendi tayin ediyor ve o görevlilerinin çoğu en tepedekinin duygularına ve siyasi eğilimlerine göre kendine iş belirliyor ise, bu ülke fiilen bir başkanlık sistemiyle yönetiliyor demektir… 
Bu yemin işi de, dini inançların, “namus ve şeref” in tam da bezirgân piyasasında nasıl beş paralık edildiğini gösteren bir tiyatro sahnesinde oynanıyor. Bir süre önce de koruyup kollamaya yemin ettiği “demokratik ve laik Cumhuriyet”te laikliğe gerek olmadığını söyleyen bir meclis başkanı çıkmıştı sahneye…
 


 

Bu memlekette yıllardır dünyanın en büyük ikiyüzlülüğü yaşanıyor. Dünya âlemin gözü önünde, “namusum ve şerefim üzerine,” diyerek yemin eden adamlar;  hem “demokratik ve laik Cumhuriyet”i koruyup kollamak için yemin ettikten sonra o Cumhuriyet’in sağladığı eşek yükü parayı ceplerine dolduruyorlar, hem o Cumhuriyet’in temellerine kibrit suyu dökmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Koyun gözlü yığınlar da seyredip alkışlıyor haramzadeleri!...

Sen 16 Şubat 1969’da Amerikan 6. Filosuna karşı izinli gösteri yapan gencecik filizlere, üniversiteli fidanlara karşı camilerde “din elden gidiyor,” yalanıyla insanları toplayacaksın, satırlarla, bıçaklarla, sopalarla saldırtacaksın günahsız yurtseverlere, kanlar içinde bırakıp ikisini öldürtecek, onlarcasını yaralatacaksın, sonra da “İslam” kalkanlı bir partiden milletvekili seçilip meclise başkan olacaksın. Şeref ve namusun üzerine yemin ederek korumak üzere maaşa bağlandığın Cumhuriyet’i, onun en önemli temellerinden olan laiklik ilkesini gereksiz bulacaksın! 

Benzer oyun yıllardır oynanıyor zaten… Bir şeyleri ortaya atıp yokluyorlar milletin tepkisini. Fazla gürültü çıktıysa, bir iki laf cambazlığıyla bir süreliğine erteleyip saf dilli milletin bir kısmının daha bu konuda duyarsız kalmasını sağladıktan sonra küt diye oturtuyorlar işin yürütmesini. 

Bu yurdun şehit kanıyla ıslanmış topraklarına, Kilis’e, burnunun dibinden aylarca füze atılmış, tam on sekiz insan ölmüş, yüzlercesi yaralanmış, halk perişan, en yetkili ağızlardan “IŞİD Kilis’i yanlışlıkla bombalamış” diyerek açıklamalar yapılmış… O kan ve cinayet şebekelerine silah gönderenler, insan kaynağı akmasına göz yumanlar değil, bu olayı haber yapanlar yargılanmış. Yazıklar olsun… 

Neredeyse elli yıldır, emperyalizmin en sinsi oyunlarla bölüp parçaladığı, birbirine düşman kıldığı kuşaklar arasında geçiyor hayatım. Zamanında ABD ve emperyalizmin dolaylı tetikçiliğini “ülkücü” geçinen birileri yapıyordu. Onlarca günahsız aydını katlettiler, memleketi “kızıl tehlike”den korudukları salaklığıyla halkbilimcileri, sanatçıları, gazetecileri kurşunladılar… Sonra da ellerini kollarını sallayarak aramızda gezdiler, cezaevlerinden kaçırıldılar, zamanı geldi, onlar da bakan, milletvekili oldular.

Aralarında her şeye rağmen adam gibi adam olanlar da vardı. Eline kan bulaşmamış, mert, sözüne güvenilir, gerçekten de namus ve şeref duygusu taşıyan, bir toplumsal yönlenişle o kanatta yer almış insanlar tanıdık. Üniversite beşinci sınıfta, 12 Mart cuntasının etkilerinin silinmeye başladığı bir yılda okulumuzda öğrenci temsilciliği seçimi vardı. Dekan Rıdvan Ege’nin çağrısıyla sandık kuruluna seçilen altı öğrenci arasındaydım. Çekilen kurada, dördümüz solcu, ikimiz sağcı bilinen gençler olarak çıkmıştık... Seçim sonlanırken kazananın sol aday olduğu belirmeye başlamış, okulu Site Yurdu’ndan otobüslerle getirilen ülkücüler basmıştı… Küçük sınıftaki çocuklardan biri nefes nefese geldi, “abi okulu boşaltıyoruz, siz de kaçın,” dedi. Biz kaçmadık… Seçimi sonuçlandırdık, zabıtları tuttuk. Dekan Rıdvan Ege ve öğretim üyeleri toz oldular. Dışarıdan “Çırpınırdın Karadeniz”li marşlar geliyor, “Kahrolsun Komünistler!” , “Kana Kan İntikam!” sloganlarıyla Morfoloji’nin taş binası inim inim inliyordu. Koruma istediğimiz, sığınmaya çalıştığımız yanımızdaki polis şefleri bizden önce çıkıp ülkücü grubun önündekilerle kurt tokası yapıp kafa tokuşturduktan sonra gözden kayboldular. Elleri sopalı, zincirli, bıçaklı yüzlerce kişi biz dört solcu bilinen öğrencinin üstüne geliyordu. Bir duvara sıkışıp kaldık. Linç edilecek, öldürülecektik. Ülkücü kabalığın arasından geniş omuzlu, tıknazca yapılı birisi çıktı, önümüze geçip kollarını iki yana açtı… “Bu arkadaşlara dokunamazsınız. Vuracaksanız önce bana vurun,” diyerek bağırdı. Birden durdu o kalabalık. Yanımdaki sınıf arkadaşım Yaşar Çalışkan’ın “Ömer,” dediğini duydum… Ömer kalabalığı açtı iki yana, bağırıp uyardı herkesi… Koşarak uzaklaştık oradan, çil yavrusu gibi caddelerde kaybolduk. Yaşamımızı fakültemizden yeni mezun olmuş o ülkücü doktor, Yaşar'ın da bir süreliğine kaldığı Site Yurdu'ndan tanıdığı Ömer Polat (soyadını böyle anımsıyorum) kurtarmıştı. Bir yıl sonra da Van’da bir trafik kazasında öldüğünü duyduk. Işıklar içinde yatsın. İnsan hakkım yerden göğe helal olsun… 

Bu olayın öncesinde de benzer tablolar yaşanırdı aramızda. Bazı öğrencilerin kitabının içinde Ülkü Ocakları kayıt kâğıdı bulunduğu için bizim devrimcilerden bir kısmının sopayla, zincirle dövmek için gittiklerini görmüş, ben önlerine geçmiştim. “Önce beni...” demiştim… Yoksul Anadolu çocuklarıydı dövülmek istenenler. Site Yurdu’nda kalıyorlardı, o siyasetin egemenliği altında yaşıyorlardı. Onları dövdürmediğim gibi, derslere girmelerine yardımcı da oldum. Sınıfta gidip yanlarına oturdum.

Bir o zamanlara bakıyorum, bir şimdikine… Değişen ne olmuş? Bugün, en başta, türlü yalan dolanla soygun ve sömürü düzenini sürdürmek için iktidarı ele geçiren kanadın, o siyasetin içinde sözüne güvenilir bir tek kişi bile olmadığını görüyorum… “Takiyye”, günde kırk yalan, kırk takla, bin dalavere politikalarının meşrebi olmuş… Çoğu kez midem bulanıyor, dinleyemiyorum konuşmalarını… Yutamıyorum arka arkaya söyledikleri yalanları. Memleketi dolaylı yoldan PKK ile el ele vererek bir kan ve ihanet batağına sürüklediler; bölüp parçaladılar… Dereleri, tepeleri, üreticinin malını değerlendiren kurumları satıp savurdular. Emperyalizme karşı şanlı bir direniş kavgası vermiş bir ülkeyi emperyalizmin oyuncağı durumuna getirdiler…

Bu kirli oyunlarda da en çok din kullanıldı. Bir zamanlar İslam terazisinde bezirgânlar kendi sermayesini tartamıyordu. Yalancılar, talancılar İslam adına siyaset iktidarında oturamıyordu. Adalette, kardeşlikte, paylaşmada, hatta bilimde, fende, felsefede İslam bilginleri en ön saflardaydı.

Işığın kırılmasıyla ilgili ilk fizik kurallarını bulan İslam bilgini İbn Heysem'dir. Matematikte “Ondalık Sistem”in keşfi Iraklı El Kaşi’ye aittir. Batı Rönesansı’na Aristo’dan kalma temel akılcı düşünceyi aktaran ve Rönesans çağının en saygın düşünürlerinden biri sayılan kişi, Kordoba’da heykeli dikilmiş İbni Rüşt’tür. Sol anahtarı ve beş çizgili nota yazılımını bulan Müslüman müzik insanları Batı müziğini kilise ilahisi kısırlığından kurtarmıştı (Toledo kayıtları). Marks’tan yüzlerce yıl önce toplumsal değişimdeki iç ve dış dinamikleri görünür kılan, emeği en yüce değer sayan, Darwin’den dört yüz yıl önce doğal seçilim ve insan evriminin temellerini bulan da İbni Haldun’dur.

Batı Rönesansının ve 16. Yüzyıldan sonra atağa çıkan bilimin, geniş serbest yeniden girişiminin temelinde Gırnata (Granada), Kurtuba (Kurtuba), İşbiliye (Sevilla), Tuleytule (Toledo), Sicilya, Napoli gibi bölgelerde kurulu ve birer üniversite gibi çalışan İslam medreselerinin büyük etkisi vardır. Bu medreselerde Yahudi ve Hıristiyan çocukları da büyük bir hoşgörü içinde eğitim görebiliyordu.

Bir de, dini kavramları bir iktidar basamağı olarak kullanan, kadını kapatıp toplumun gerisine iten, çocukları bir “badem” terbiyesizliğiyle kullanım malzemesi sayan,  üretmeyi değil Ali’nin şapkasını Veli’ye Veli’ninkini Ali’ye satıp üreticinin ensesine asalak olarak yapışan ticareti öne çıkaran bugünkü şarlatanlara bakın… 

Bu dili ve dini politik malzeme olarak kullanma kumpanyasına bir ucundan katılmak kadar  büyük ahmaklık olamaz. Bir kandil ve Cuma kutlama yarışıdır ki, almış başını gidiyor... Diğer günler kutlu değil midir?

Hiç kimse hiç kimseyi kandıramaz. Sevgilerin ve inançların en yücesi yüreklerde yaşayandır! Laf olsun, torba dolsun diye değil, çıkarsız, alçakgönüllüce tanınandır.  

İslam’ın bezirgânlar elinde oyuncak edilmediği dönemlerde devlet adamlarının bilime ve sanata saygısı vardı. Timur’un torunu Uluğ beyin Semerkand medresesine başmüderris atadığı Bursalı Kadızade Rumi, Uluğ beyin bir müderrisi görevden alması nedeniyle derslere girmemiş, Kadızade’nin hasta olduğunu sanan Uluğ bey, gerçek nedeni öğrenince utanarak görevden aldığı müderrisi eski yerine atamıştı. Bizim iktidar koltuklarında oturanlar ise, sanatın içine tükürmeyi, bilim adamlarına sövmeyi, bilim kurumlarını, üniversiteleri bilgisiz yandaşlarıyla doldurmayı marifet sayıyorlar…

Osmanlı kuruluşunda din terazisinde adaleti, hümanizmayı önde tutuyordu. Ertuğurul Gazi’nin Müslüman olup olmadığını tartışan Batılı tarihçiler bile vardı zamanında… Yavuz’dan sonra yozlaşan, yalnızca Gazi ünvanlı Ertuğrul’un yerini sultanların sultan süleymanların aldığı, kardeş katlinin gelenek gibi oturduğu yozlaşmış Osmanlı da din terazisinde kesimcileri, bezirgânları tartar olmuştu. 

Cumhuriyet tarihinde İslam terazisinin bezirgânlar tarafına hileli darayla kullanılmaya başlanmasının tarihi de Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan’ın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından görevden alınmasıyla başlar. O Rauf İnan ki, beş vakit namazında, niyazında kendi çapında inançlı bir insandı. 

Yalanın, kendini kandırmanın, yolunu şaşırmanın haddi hesabı yok bu ülkede. Bu memleket toprağını emperyalizme karşı dişiyle tırnağıyla savaş vererek bağımsızlığına kavuşturmuş bir kahramanın büstlerini kırarken, gencecik askere, polise kurşun sıkarken  “anadilde eğitim” mücadelesi verdiğini sanan birilerine siyaseten önderlik yapanların “ümmet kardeşliği” çağrılarıyla iktidarla dirsek temasında olduklarını görmedik ki? 

Politik ihtiraslar için önce davul zurnayla, ayaklara kadar gönderilmiş savcıyla hakimle karşıladıklarımızı, gizli görüşmeler yaptıklarımızı üç gün sonra hain ilan etmedik mi? Onların da katıldığı o kanlı savaş oyunuyla vatan millet diyerek milletin gözünü bağlamadık mı? Güneydoğu’daki şehirleri yaşanamaz kılmadık mı?

Yüzyıllardır birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimize ait işyerlerine, evlere saldırırken “Ya Allah Bismillah,” diye sloganlar atmadık mı? Aynı sloganları şehit cenazelerinde de ortalığı yıka yıka bağırmadık mı? 
 

OLAN GARİBAN ÜRETİCİYE OLUYOR

Adanalı patates üreticisi isyan etti artık. Bıçak kemiğe dayanmış. 20 kuruşa sattığı patatesle borç batağında kalmış, ürünü elinde patlamış… Getirdi patatesini karayolunun ortasına döktü, derdini, sıkıntısını millet görsün istedi. 

Yedi polis copunu, gazını, aldı dersini oturdu!
Şehirlerde aynı patates 2 TL, 2.5 TL Aradaki fark kimin cebine? 

Aracıya, tefeciye, sömürgene...
Anadolu’yu yedi bin yıldır soyup sömüren tefeci bezirgân zümresinden söz ediyoruz. O her türlü gericiliğin beslendiği, insanlık dışı yalan ve talanın kaynadığı asalak zümre… Yalnız Anadolu’mu? Orta Doğu, Yakın Asya, Kuzey Afrika, medeniyetin, yerleşik tarımın, devletin, sınıflı toplumun ve tek tanrılı dinlerin yeryüzünde ilk doğduğu coğrafya… Bu topraklar bu asalak derebeylik ekonomi politikasının egemenliğinde olduğu için bir türlü geniş yeniden üretime, kapitalizme sıçrayamadı… Batı serbest rekabetçi kapitalizm ile dürdü bunların defterini… Biz emperyalizm çağında bütünleştik dünya kapitalizmi ile. Artık gericileşmişti sermaye; kapitalizm öncesi üretim ilişkileri ile iç içe geçmişti.
Genç Cumhuriyet yönetimi de hakkından gelemedi toprak ağalığının, tefeci bezirgânlığın. Ya da gelmek istemedi. Dengeler öyle bir durum çıkardı ortaya. Tarım okullarına ve sözde baş tacı edilmiş üretici köylüye öncelik tanımak yerine ticaret okulları öne çıktı. 1946’dan sonra da partisi ne olursa olsun, ağalar, bezirgânlar iyicene oturdu iktidara…
Üretici köylünün kendisi için hayata uyanışı, örgütlenişi için tek ve büyük adım olan Köy Enstitüleri, kasabalı – şehirli bezirgân ayaklanması ile kapatıldı, köylü çocukları, üretici köylülük kanatsız kuşlar gibi soygun sömürü ağına terk edildi.
Domatesi otuz kuruşa alır, şehirde üç liraya okuturlar, limonun tanesini beş kuruştan toplarlar üreticiden, pazar yerinde en ucuzu elli kuruşa satarlar. Güzden gelip daha doğmamış kuzuyu, danayı üç kuruşa koparırlar yoksul köylüden… Eli sopalı, başı takkeli esnaflıktan petrol istasyonu işletmeciliğine onlar sarmıştır üretici köylünün çevresini… Büyük şehirleri saran semtlerde, varoşlarda da onların borusu öter. Cami altı market, merhameti bereket tutmuş din tüccarı, bir eli silahlı çocuk tacizcisi vakıflarda, dini kurslarda da onlar örgütlüdür. Halkı gerici partilerin tekerine bağlarlar...
Ali’nin şapkasını Veli’ye, Veli’nin şapkasını Ali’ye satarken de “Hayırlı işler, hayırlı kazançlar, hayırlı Cumalar” teraneli tekerlemelerle herkesi bu soygun korosuna katarlar.
Adaletli İslam’ın sonunu getiren Muaviye’den günümüz toplumundaki din bezirgânlarına kadar hep de inanç istismarı yaparlar. Sahici dindarın içini kan ağlatırlar. Halk fark etmesin diye soygunu, sömürüyü, onun inancını kullanırlar. İmam Hatip seferberliğinin, İslam’ın özünde bulunmayan kandil kutlamalarının, günlerin hayırlı hayırsız diye ayrılmalarının arkasındaki ikiyüzlülük onların ürünüdür.
Artık gün gibi ortada… Türkiye’nin dünya güzeli doğal kaynaklarını kendi insanı için kullanabilmesinin, kan ve para tuzağı petrol şirketlerinin, yerli yabancı çarpık sanayileşmenin durdurulmasının yolu tarımsal kalkınmadan, üretici örgütlenmesinden geçiyor. 

Sosyal demokratından sosyalistine, hiçbir siyasi partimizin de ne yazık ki böyle bir gündemi yok... Ülkemizin öncelikli sorunu budur. 
Burada da karşımıza bir siyasal iktidar meselesi engelmiş gibi görünse de şimdiden yapılacak çok şey yok mu?
Ne var yani, “ben halktan yanayım”, “ben sosyal demokratım”, hatta “devrimciyim” diye kasım kasım kasılan büyük şehirlerdeki belediyeler yollasa kamyonlarını üreticinin ayağına, verse patates, domates üreticisine kiloda 60-70 kuruşu, kendi mazot parasını da koyup getirip dökse pazar yerlerinde tüketicinin önüne, 100 kuruşa… Kıyamet mi kopar? Hem üretici bezirgân sarmalından kurtulur, çoluk çocuğunun karnını doyurur, hem tüketici ucuz ve sağlıklı beslenmenin yolunu bulur…
Yeter ki insan önde tutulsun, ihale, fırsat üç kâğıtçılığı yerine halka gönül vermek, gerçekten üretici halkla birlikte olmak tercih edilsin.

Bizde ne gezer böyle politikacı, böyle yönetici?

Herkes kendi tarihiyle birlikte kalacak yarınlara. Bu toz duman günleri de, gelecekte insan inançlarının, toplumsal barışın yalan dolanla nasıl zıvanasından çıkarıldığına örnek olarak okunacak, okutulacak… 

Can Dündar olay sonrasında yaptığı açıklamada, “İki kere suikasta uğradık,” diyor; “bir silahlı saldırgan tarafından, bir de habercilik nedeniyle 5 yıl 10 ay ceza alarak…” 
Bundan sonra ne olacak? Bir daha bu ülkede bir Mustafa Kemal Cumhuriyet’i, ya da 27 Mayıs 1960 sonrası çıkarılmış 1961 Anayasası olmayacak gibi… Kimse kadın haklarından laik ve karma eğitime, basın özgürlüğünden demokratik ve sendikal mücadeleye, siyasi örgütlenme hakkına kadar insanca yaşama olanağını bir tepsi içinde bize sunmayacak.
Ya o kadın gibi yakasına yapışacağız zorbaların, üç kuruşluk aklıyla memlekete yön vermeye çalışanların, güçlerimizi birleştirip insan gibi yaşama yollarını bulacağız; ya da demokrasi ve hukuk devletinin cenaze namazını kılıp Orta Doğu ve orta çağ batağına tepetaklak yuvarlanacağız.
Her şey kendi ellerimizle zorbaların yakası arasında artık!

 

07 Mayıs 2016, Alper Akçam