“ÖTEKİ”Nİ ANLAMAK, YILBAŞINDA NOEL KUTLAMAK VE TÜRKİYENİN OKULLARI…

“Öteki”, “bir koyup üç almak için işgalci ABD ordularının yanında Körfez savaşına girmek isteyen zamanın Cumhurbaşkanına istifa dilekçesini hiç çekincesiz uzatan en yüksek rütbede bir subay;
“Öteki”, yalnızca “darbeci”, “tepeden inmeci”, “seçkin” diye tanıtılan, ve ama, bir o kadar da halkının önünde durmaya çalışmış, okuryazar kılmış, onu aydınlatmaya çalışmış üniformalı… 
“Öteki” rütbesini, hakkında saltanat ve hilafet makamlarının idam taleplerini hiçe sayıp onur ve özgürlük için yedi düvelle kavgaya girmiş, bu dünyadan göçerken üstüne bir çöp parçası bile tapu etmemiş bir kahramanın izinde var sayarak kendini…
“Öteki” Saffet Arıkan gibi silah arkadaşıyken o kahramanın, Sovyetler’den gelen altınlarla Almanya’dan Kurtuluş Savaşı için peşin para silah alıp gelmiş, yine onun arzusuyla Anadolu’yu eğitme işini üstlenmiş, Tonguç Baba gibi bir devrimci elişi öğretmenini hiç çekincesiz genel müdürlük koltuğuna oturtmuş…
“Öteki” Cumhuriyet’ini onur ve özgürlük kaynağı olarak görmüş, onu koruyup kollamayı görev girmiş, cemaat sıçanlarıyla onun ortağı karanlık iktidarların düzmece oyunlarıyla rütbeleri sökülmüş, zindanlara tıkılmış, Batı dünyasının kendinden yana tavır alacağı gibi bir aldanıştan da bir türlü kurtulamamış… 
“Öteki” onca uydurma Ergenekon Balyoz oyunlarıyla orduda CİA arzularını yerine getirecek temizlikten sonra da zulme uğramış silah arkadaşlarını göre göre Suriye’deki çetelere silah taşıdığı ileri sürülen bazı araçlara dikkat çekmek ve arkadaşlarını uyarmak için toplantılar yapmaya kalkmış… 

“Öteki,” üzerindeki resmi giysiyi, rütbesini, yeminini, ülke bütünlüğü ve vatan toprağı için adamış, kurşunlanmış, tuzaklarda parçalanmış… 

“Öteki,” bin yıllardır yaşadığı toprakların kullandığı dilin, içinde doğup büyüdüğü kültürün, başkaları tarafından işgal edilmiş olduğu kurgusuyla koşullanmış… Kendini mazlum, karşıdakini hep baskın ve saldırgan bilmiş… Farklı bir kimlikle var oluş için aradığı barış yollarının hep yüzüne kapandığını, köylerinin boşaltıldığını, kardeşlerine dışkı yedirildiğini görmüş… Kim olduğuna, nereden geldiğine, nereye gittiğine bakmadan kendisine destek olana el vermiş… Ölümüne direnmiş, aç susuz kalmış dağlarda, işkence görmüş, öldükten sonra da cesedi yerlerde sürüklenmiş… 

“Ötekilik” duygusunun en yoğun yaşandığı ve bu duygu üzerinden savaş çığlıklarının yükseldiği topraklar üzerindeyiz. 

“Öteki”ni eksiğiyle, yetersizliğiyle, hatta geriliğiyle de olsa düşünmeyi beceremiyoruz bir türlü... “Efendim toprak reformu yapmamış, efendim Kürtlere özerklik tanımamış, efendim şu vatan topraklarını parçalamaya çalışan hain Kürtleri yediden yetmişe kırıp geçirmemiş, efendim finans kapitali devlet kasalarında beslemiş, efendim benim kadar devrimci ya da milliyetçi, ya da dindar olamamış,” demeden, onun durduğu yerden hayata bakmayı başaramadığımız ve onu anlamaya çalışmadığımız sürece, binlerce kilometre öteden ve tepeden dünyayı kana ve ateşe sürükleyenler, onlarla işbirliği içinde gece gündüz karanlık işler çevirenler meydanlarda zafer çığlıkları atmayı sürdürecek, barış ve kardeşlik bize daha çok uzak olacak…

“Öteki” üzerinden sağda ve solda daha çok oyunlar oynanacak…

 

NOEL NE YILBAŞI NE?

Yine geldik aynı günlere. “Ötekileştirilenlere”, “ötekileştirenlere”… Kimi kavramlar, semboller üzerinden kin ve nefret tohumları dökenlere…
Ellerine pankart almış sokağa çıkmışlar; “Müslüman Noel Kutlamaz”
Kim dedi sana, Müslüman Noel kutluyor diye? 
Müslüman’ın kutladığının Noel değil Yılbaşı olduğunu bilir de bilmezden gelir…
Noel’in kökeninin de Asya, Anadolu'daki adının Nahıl olduğunu, ta İslam, Hıristiyanlık, hatta Musa öncesine, Frigyayılar’a kadar gittiğini görmez; görmek istemez…
Amacı üzüm yemek değil zaten bağcı dövmek…
Bu yıl başını türbanla bağlamış bacılarımızı da sürdüler sokağa. Onlar ki, yarım metre bezi ya da kara çarşafı takınca, ne bilim kalır, ne fen; ne de kültür; her şeyi bilirler.
Keşke biraz merak etseler, keşke biraz sorgulayıp sonra çıksalar o meydanlara, birilerinin oyuncağı olmaktan kurtulsalar... 
Yılbaşı kutlamaları, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, yüzlerce yıl öncesinden beri Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, anan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285.) 
“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde şenlikler düzenlenirdi. 
Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.”
Yeryüzünü çıkar savaşlarıyla kana, ateşe, açlığa, yoksulluğa, karamsarlığa, karanlığa sürükleyen azınlık oligarşileri, bilinç bulanıklıklarını kullanarak, din istismarcısı işbirlikçileri aracılığıyla özellikle de eğitimsiz kitleler içinden saldırgan, kin ve nefret üzerinden siyaset yapan birlikler kurarak insanlığı baskı altında tutmayı başarıyor. 
İnsanlık kültürüyse, birbirine elini uzatarak, paylaşarak, oyunla, gülmeceyle, barış, dostluk, kardeşlik, dünyayı başkasının gözüyle görebilme erdemliliğiyle direnmeyi sürdürüyor. 
Kutlamayan kutlamasın. Kasvetinde, kahrında kalsın, kendi kendine, herkese ve her şeye sövüp dursun…

 

DAHA ÇOK ARARSINIZ TONGUÇ BABA’YI, YÜCEL’İ, ERKEN CUMHURİYET’İ

Bir yerden bir işaret verildi sanki. Bir çan çaldı. Bir duvar yıkıldı... Bir kapı açıldı…
Her soydan her boydan topluluklar, korolar kuruldu. Bir tutam tuz alıp ellerine, hıyar yemeye koştular. Vurdular da vurdular.
Sarhoş tiyatroculara Mustafa Kemal kalpağı giydirip mazlum imam hatiplilere kurşun sıktırttılar; türban takınmak isteyen eğitim enstitülü kızları intihar ettirdiler (Kar romanı).
"Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları"na “darbeci”, “tepeden inmeci”, “vesayetçi” dediler.
1946 yılında Yücel’in çıkardığı üniversite yasası gereği yapılan seçimleri hükümetin desteklediği emekli general Noyan’ın değil, Şevket Aziz Kansu’nun kazandığını, aradan yetmiş yıl geçmiş olsa da, o günkü üniversite özerkliğinin bir daha asla kurulamadığını unuttular.
1929 yılının ilk günü genç yaşta aramızdan ayrılmış Mustafa Necati’nin kurduğu Talim Terbiye özerkliğinin, karma eğitimin, harf devriminin bu ülkeye kazandırdıklarını yok saydılar.
Tonguç Baba’nın ateşini yaktığı, özgür yöntem araştırmalı, çeliğe su veren, Anadolu halk kültürü ile evrensel bilgi ve estetiği harman eden, yüzlerce sanatçı, yazar, mücadele insanı yetiştiren enstitüleri “faşist müessese” yerine koydular.
Bugün, ilkokul bile bitirmemiş ağalara “fahri doktora” ünvanları sunan, el etek öpen rektörler, demokrasinin d’sinin bile olmadığı üniversiteler karşısında susup kaldılar… Tüm bunlar nereden mi geldi aklıma? Ünal Özmen’in Birgün Gazetesi’nin TÜRGEV’i konu alan 2 Ocak 2016 tarihli yazısını okurken… “Yavaş yavaş aşağıya doğru inen demokrasi bilinci, sınırı aşmadan görüldüğü yerde öldürülmeliydi. Hastalığın en çok görüldüğü yer Türkiye okullarıydı.” Böyle bitiyordu yazı. 
Ben, 2000’li yılların başından itibaren Anadolu Rönesansı adlı dosyaya büyük bir yürek acısı ve ülkenin bugünlere geleceğine ilişkin o kötü sezgi ile çalışırken, ÖDP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nı destekleyen açıklamalar yapıyordu. Ufuk Uras’ın “Kurtuluş Savaşı’nda Sol”, Emrah Cilasun’un “Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü?” adlı yapıtları türban ve “sivil anayasa” tartışmalarının yaşandığı günlerde, ülke gündeminde öne çıkan kitaplar arasındaydı!
O kampanyalarda, din istismarcıları, demokrasiyi ve demokratikleşmeyi Ortaçağ yolculuğu için bir araç görenler demokrasi adına göklere çıkarılmış, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda (boykot-evet-yetmez ama evet) ile ipler o takiyyecilerin eline verilmiş, balkon konuşmaları coşkulu hezeyanlar içinde alkışlanmış, Cumhuriyet kurucu düşüncesi ise “faşist” ve “darbeci” olarak mahkûm edilmişti! 
Ömrünün yarısını zindanlarda geçirmiş büyük Türk sosyalisti, daha 1932 yılında Elazığ Cezaevinde yazdığı "İhtiyat Kuvvet Milliyet" kitabıyla Kürt sorununa parmak basan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Mustafa Kemal’den büyük bir saygıyla, “Ata” diyerek söz ettiğini, hayatının son ânına kadar “İkinci Kuvayımilliye” için nefes tükettiğini duymamışlardı sanki. 
Her mevsim farklı bir siyasi alanda parsa toplamak için Mao Ze Dung düşüncesinden Alman emperyalizmi güdümündeki İttihat Terakki tehciri alkışçılığına kadar girip çıkmamış delik bırakmamış birilerini “ulusalcılık” yaftasıyla adlandırıp “Ulusal” olan, antiemperyalist duran her tutum ve davranış da cüzzam hastalığı gibi tecrit edilmişti ki…
Hedefte “Erken Cumhuriyet Dönemi” vardı. 

Başardılar; kendi özgürlüklerini, azıcık sorgulamayı öğrenmiş akıllarını kendilerinin kılan Cumhuriyet eğitiminin kırıntılarını da el birliği ile yok ettiler. Türkiye eğitimi, coğrafyamızın en güzel yerlerini satın alarak malikâneler kuran Suudi krallarının, Arap emirlerinin 100 Milyon dolarlık bağışlarıyla güçlendikçe güçlenen TÜRGEV’e emanet artık… Daha çok arayacaksınız o eski Türkiye okullarını, Baba Tonguç’u, Hasan Ali Yücel’i, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nı… 
O kampanyalara katılanlar, ülkeyi Ortaçağa götüren bir derebeylik düzenine kapı açmış olduklarını unutacağımızı sandılar. 
Şimdilik bir yerlerine kına yaksınlar; keyiflerine baksınlar… 
Bu hesap burada bitmeyecek…

 

05 Ocak 2016, Alper Akçam…