“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ VE GÜLMENİN KATLİ
Önemli bir noktayı unuttular; tüm Fransa ve Avrupa’ya, hatta ABD’ye haykırmalıydılar: “Bizi sizler yetiştirdiniz!”
Bu katliam ve arkasından karikatür sanatçılarını katledenlerin katli, Batı emperyalizminin, Şark’ı beyinden arındırılmış bir sömürge olarak tutmak çabasının ve kendi halklarına karşı “terörcü İslam”ı işaret ederek yürüttükleri bir politika malzemesinin karakışa düşmüş kanlı fotoğrafıydı.
O kanlı tablonun yaşandığı Fransa’nın ünlü önderlerinden Napolyon, 2 Temmuz 1798 günü Mısır’ı işgal için İskenderiye’ye çıkarken şöyle dememiş miydi? “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız)!
Bu iğrenç yalanın sonrasındaki politikalar için de yöntem belirlenmişti. “Napolyon vekili Kleber’e kendisi ayrıldıktan sonra Mısır’ı Şarkiyatçılar ile kendi yanlarına çekebildikleri Mısırlı dini liderler aracılığıyla yönetme talimatı verdi; başka bir siyaset fazla pahalıya patlar, akılsızlık olurdu.” (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 92)
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da Fransa ve İngiltere’nin yerini almış ABD, 1996 yılında doğrudan Başkanı’na bağlı olarak kurulmuş ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) elemanları aracılığıyla Siyasal İslam üzerinden oyunlarını sürdürmemiş miydi?
Türbanlı milletvekili Merve, ACRFA aracılığıyla ülke ülke dolaştırılmamış mıydı? Türkiye’deki laik totaliter rejimden yakındırılmamış mıydı?
ABD’li araştırmacı Joan Didion, Doğu toplumunda yükselen “radikal İslamcılık” ile emperyalizm arasındaki ilişkileri bir Batılı aydın olarak gözler önüne sermemiş miydi? “1980'lerin başlarında, Washington'da gerçekleşen Muhafazakâr Siyasal Eylem Konferansı’nın 'Sovyet İmparatorluğu'nu Geri Püskürtmek' konulu bir oturumuna katılmıştım. O günkü konuşmacılardan biri olan Jack Wheeler adında bir tür maceracı-ideolog, mücahitler denilen Afgan özgürlük savaşçılarının yanından yeni dönmüş olduğundan bahsedip duruyordu. 'Bir İslami dirilişi başlatmak için' Sovyetler Birliği'ne gizlice Kuran nüshalarının sokularak (Sovyetler’in) 'bin yerinden kesilerek öldürülmesini önerince ayakta alkış aldığını anımsıyorum.” (Joan DIDION, "Sabit Fikirler ya da Tarihin Dönüm Noktası" başlıklı yazı, Varlık, Nisan 2003)
UNESCO tarafından tüm dünyaya örnek eğitim modeli olarak gösterilmiş, anlaşılmaz Osmanlıcacı, tek dilli ve kasvetli ortaçağ derebeyliğine karşı bir Doğu Rönesansı olarak doğmuş, Anadolu halk kültüründen ve dilinden, onun kandaş toplum kökenli çoğulcu, seküler, değişimci, gülmececi ve şenlikçi gücünden kaynak almış, yaparak ve yaşayarak öğrenmeyi, öğrenirken üretmeyi, özgürleşmeyi bayrak edinmiş Köy Enstitüleri’ni kapatan ve kapattıranlar, yerine imam hatip okulları açtıranlar da Batılı emperyalistler ve onların yerli ortakları değil miydi?
İran İslam Devrimi yönetiminin öldürme tehditleri altında yaşamakta olan Amir Taheri neler demişti? “İlginç olan şey, bazı Batılı aydınların biz Müslümanlar’ın zamanda geriye gitmemiz, köklerimize inmemiz ve gelenekleri elden bırakmamamız gerektiğini düşünmeleri ve bizim genç insanlarımızın da bu ithal ‘kaynağa dönüş’ fikrinden oldukça etkilenmeleridir. Niçin Batı kendi kaynaklarına, bu kaynaklar her neyseler, dönmüyor?” (Amir Taheri’den aktaran Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s 437)
20. yüzyıl sonlarında ABD’nin Orta Doğu’yu işgal politikalarına katılmak istemeyen Türkiye Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerindeki komuta kademesinin uyduruk savlarla cezaevlerine tıkılması için ABD’de korunan bir emekli vaizin örgütlediği cemaate mensup savcı ve polisler genelkurmayın kozmik odalarına kadar girmemiş miydi?
Ya bizim kıçtan kafalı aydınlarımız… Onlar başka bir mide bulandırıcı ortaklık içindeydi. AKP’nin iktidar oluşu ile yaşıt olarak yayınlanmış ve ABD’de en çok satan 10 kitap arasına girmiş Kar romanında Orhan Pamuk, mazlum imam hatiplilere Mustafa Kemal kalpağı giydirdiği solcu Sunay Zaim aracılığıyla kurşun sıktırıyor, laik politikaları eleştirmek için çarşaflı kadın rolüne çıkardığı karısı Funda Eser’e orospu kıvranışları çektirerek dindar gençliğin öfkesini kışkırtıyor, Kars’ta o güne kadar hemen hiç görülmemiş türban örtünerek eğitim enstitüsüne girmek isteyen genç kızları intihar ettiriyordu.
Bu ülkede, her soydan ve her boydan liberal, hatta solcu pozlarında gezinen, hatta Kürt milliyetçisi ve Kürt özgürlükçüsü geçinen bir sürü şaşkın ördek, demokrasi ve açılımlar adına balkon konuşmalarına alkış tutmadılar, komşu Suriye’ye tırlarla silah taşınmasına, bu ülkede hayatın ve eğitimin her ânının dinselleştirilmesine, küçücük kız çocuklarının başının bağlanmasına, yürütmeden yargıya tüm erkin tek bir elde toplanmasına çanak tutmadılar mı?
İnsanlığın tarihindeki en karanlık çağ, ortaçağdır. Doğuş çağlarında ve kuruluş felsefelerinde birer adalet, kardeşlik ve eşitlik bildirisi olan dinler yozlaştırılmış, iktidarlara ideolojik mızrak olarak kullanılmaya başlanmış dinsel kavramlar ile despot kral ve padişahların el ele verdiği bir insanlık dışı zulüm, soygun ve sömürü çağı kurulmuştur. İslam’daki kuruluş ve “Dört Halife” çağı ile Muaviye döneminin karşılaştırılması yeterli bir fikir verecektir.
Köleci toplum, feodal toplum, ağalık düzeni, üretici yığınların tefeci bezirgân kıskacında soyulup soğana çevrilmesi, kadının toplumun geriye itilmesi, ilk kullanım hakkı beylere, ağalara ait bir nesne gibi kullanılıp atılması, bu çağa ait iç bulandıran fotoğraflardır. Ne yazık ki, bizim gibi ülkelerde ortaçağ görüntüleri hâlâ yaşanmakta ve o çağa geri dönüş özlemi içinde olanların sayası giderek çoğalmaktadır.
Ortaçağın bu karanlık görüntüsüne direnmeyi başaran tek güç ise, halk kültüründeki şenlikçi gelenektir. Şenlikçi kültür, insanın toplum olarak yaşamaya başladığı çağlardan bu yana, toplumu sınıflara, zümrelere bölen, varlıklıyı, uyanığı, zorbayı, yoksulun ve mazlumun tepesine bindiren, çalışanı, üreteni açlığa mahkûm edip çalıştıranı, mülk sahibini, merhametsizi dünyanın egemeni kılan anlayışlara karşı duran kan kardeş insanlığın, imece anlayışının isyankâr sesidir…
Batı dünyası, kilise ve diktatör kralların egemen olduğu ortaçağdan çıkarken halk kültüründeki karnavalcı, fiestacı grotesk imgelere, kan toplumu geleneklerini sürdüren köylülüğe ve pazar diline tutunmuştur. Rönesans romanına kapı açan Rabelais kitapları grotesk imgelerle yüklüdür. Rabelais’nin açtığı kapıdan geçen Cervantes’in Don Kişot’u en çok okunmuş romanlardan birisi olarak, miğfer olan berber tasları, asil leydi olan orospular, orduya dönüşen koyun sürüleri ve yeldeğirmenleriyle, şenlikci şişko, yeme içme düşkünü Şanso Pançosu ile çok bilinir.
Şu ara, 20. yüzyılın önemli yapıtlarından olan James Joyce’un Ulysses’i karnavalcı imgeler bakımından inceleyen Cumhur Yılmaz Madran’ın “Modern İngiliz Romanında Mikhail Bakhtin” adlı kitabını okuyorum. Madran, Ulysses üzerine yaptığı çalışmada grotesk imgelerin kullanılma sayısını çıkarmış. İnsan bedeninin dış dünyayla alışverişini ve değişimini sağlayan bu imgeler çok sıkça metne serpiştirilmiş. Ulysses’te, sümük (33), balgam (42), bok (44), ölükusmuğu (62), sümük kurusu (82), geğirme (72), basur (100) diye gidiyor sayılar…
“Grogan ananın çay ve çiş kabı”nın altını çizmiş Madran. Yeme içme ile beden artığını buluşturup Joyce’un imge vurgusu yaptığını belirtmiş. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı Joyce’un Batı ve Hıristiyan kültürü için yaptığı, gülünçleme yoluyla resmi kültürle dalga geçme işini Anadolu’ya ve Doğu kültürlerini de katarak genişletir.
Ben de TÜRK ROMANINDA KARNAVAL’da ve Orhan Kemal yapıtları üzerine eğildiğim DİLLERİNE KURBAN’da bizim romanımızın temel taşı sayılabilecek onlarca kitap üzerinde bu bakış açısıyla çalışmıştım. Yeni çözümleme ve çoğaltma çabam DİLİN DÖRT ATLISI ile Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay’a yöneldi. Bir terslik olmazsa, yayına hazır dosya…
Elimdeki kitabı okurken Ölçek köyünde çay içtiğimiz yer sofraları geldi aklımıza. Evin hem anası, hem arısı sayılabilecek çalışkan ve üretken insan Şeker yengemizin soframıza koyduğu çaya laf atardık “Bu ne biçim çay? Hefse’nin südüğü gibi olmuş!”
Bu lafı çıkaran da Şeker yengemizin kendisiydi zaten!
Hefse, köyümüzün yaşlı kadınlarından biriydi. Şimdi anımsamıyorum ama şenlikçi bir ad olsa gerekti. Rönesans ve Rabelais romanı üzerine önemli çalışmaları olan Mihail Bahtin, groteski anlatırken şu örneği verir. “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (Rabelais ve Dünyası, s 53).
Bu arada Anadolu’da kadına verilen değeri vurgulamak ve ortaçağ şarlatanlarına karşı cins ayrımcılığına karşı çıkacak gücü kendi geleneğimizde nasıl bulabileceğimizi göstermek açısından konuyu biraz dağıtayım. Şeker yengemizin kaynanası güzel insan Sultan bibimizi doksanlı yılların başında toprağa vermiştik. Namaz eniştemiz bibimizin yanına, onun toprağına uğurlanana kadar Şeker yengemizle aynı evde kaldı. 2010 yılı filan olmalıydı. Köye kadastrocular gelmiş, doksan yıldır karmakarışık olmuş tapu işlerini düzene sokuyordu. Namaz eniştemiz oğullarını topladı, « tarlayı çayırı aranızda gönlünüze göre bölün, bana kararınızı bildirin » dedi. « Yalnız Çığıstan Kalacuk’taki büyük tarla bana kalacak » diye ekledi. Çocukları yaş düzenine göre, birbirlerine saygılı davranarak tarlayı çayırı aralarında böldüler. İş bitince, Namaz eniştemiz, « Kalacuk’taki o tarlayı ben Şeker gelinime veriyorum » diye bağladı… Kür vadisinin hemen kıyısında, çevresi sarıçam ormanıyla çevrili, bir cennet parçası gibi olan o tarlada ben de kotan hotaklığı yapmış, tırpanla, dirgen tırmıkla çalışmış, biçip yığmıştım.
Bizim halk kültürü ve o kültürü edebiyat alanına taşıyarak tekil dilli iktidar kültürüne karşı halkın özgür ve seküler duruşunu vurgulamış Köy Enstitülü yazarlarda da grotesk imgeler, lakap kullanımı, cins ayrımcılığına karşı kadın direnişi çok yoğundur.
Batı dünyasındaki Rabelais romanı, Aydınlanmacı Voltaire tarafından “ahlâksızlık” diye damgalanmıştı. Bizim iktidar dillerine ve din istismarcılığına karşı direnen halk kültürünü işleyen romanlarımız da “Köy Romanı” diye dışlandı. Yarım kalmış Anadolu Rönesansı’nın dalları budandı, çiçekleri koparıldı. Karanlık dilli din istismarcı kültürün ve Batı taklitçiliğinin, tüketim kültürünün önü açıldı.
Ömrünü sosyalizme adamış, zindanlarda, sürgünlerde çile çekmiş büyük yurtsever şair Nazım Hikmet anısına Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan merkez açılışını, Kar romanında sosyalizm ve Mustafa Kemal karşıtlığının doruğuna çıkmış, emperyalist ve Şarkiyatçı politikalar için, ün için kalem kullanmış Orhan Pamuk’a yaptırmış olmaları kadar acı bir ironi olabilir mi?
Yıllardır edebiyat beyzadelerine karşı Anadolu kültürünü, edebiyatta hayatın var olmasını savunmaya çalıştığım ve grotesk gerçekçi edebiyata sövmeyi huy edinmiş adı büyük eleştirmenlere meydan okuduğum için “bağa destursuz giren” haddini bilmez adam karalamalarıyla arkamdan olmadık dolaplar çevriliyor, adı konmamış yasaklarla karşılaşıyorum.
Bir yandan da Köy Enstitülü yazarların verdikleri mücadelenin anlam ve önemini çoğaltmaya çalışıyorum. Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar’ı, grotesk imgelerle yüklüdür. Köyde kil satıcısı “Kilin eyisi hanımlar!” diye gezer. Değiştirin bakalım hecelerin yerini, ne çıkıyor! Köyün delisi Kır Abbas başkahramandır. Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan’ı, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları, Talip Apaydın’ın Yoz Davar”ı grotesk halk kültürü imgelerinin hazineleri gibidir.
“Hefse’nin Südüği”ne gülüp geçebilirsiniz… Beni terbiyesizlikle, hatta ahlâksızlıkla da suçlayabilirsiniz. O kültürün aynı zamanda tüm iktidar dillerini alaşağı eden, uygunsuzlukları birleştiren, değişimden, yenileşmeden yana olan bir kültür olduğunu da unutmadan…
“Hefse’nin Südüğü”nün anlam gücünü, Köy Enstitülü yazarların ve halk kültüründeki grotesk kaynağın devrimci gücünü bana duyuran, bulunduğum gaflet uykusundan uyandıran ise Mihail Bahtin’in düdüğü oldu. 7 Mart’ta kırk yıl olacak büyük kültürbilimci Bahtin sonsuzluğa göçeli.
Onunla tanışmamın hikâyesiyse başka bir tat… Ardahan yaylalarının, özgür rüzgârların, sarıçam ormanlarının, kır imece hayatının tutkulusu romantik bir çocuk olarak orman mühendisliği mesleğine yazılmak isterken yolum yakınlarına düşse burnumu tutarak uzaklaştığım, bana hep ürkütücü gelmiş hastanelere dalıvermişti yazgım… Anam babam ille de doktor olmamı istemişlerdi. Kıramadım. Yetmedi; cerrah oldum… Bölge hastanelerinde geceli gündüzlü yirmi altı yıl sürdürdüğüm, üç gün hiç uyumadan, üç ay hastane bahçelerinden çıkamadan, dik başlılığım ve dünya görüşüm nedeniyle iki kez sürülüp bir kez açığa alınarak yürüttüğüm cerrahiyle ilişkiyi keser kesmez edebiyat denizine balıklama dalmıştım. Ayak topuğundaki kemiğin küçük bir çukuruna “Sulcus tendineus musculus fleksör hallucis longus” diyerek binlerce terimi ezberlediğim Anatomi dersi çalışmalarından daha büyük önem verdiğim, geceyarılarında başlayan edebiyatın kuramsal okumalarının birinde çıkıvermişti karşıma Bahtin adı.
O sıralar pek moda olan, edebiyat iktidarının dizginlerini elinde tutan bir eleştirmene ait “Türk Romanında Postmodernist Açılımlar” adlı kitabı okuyordum. Okumalıydım. Onu ve benzerlerini okumamış olmak edebiyat sicil defterime kara harflerle geçebilirdi. Ayrıca önemli bir eksiklik olacaktı. En çok da “Köy Romanı”na atıp tutuyordu bu eleştirmenimiz. Yerli yersiz, sorulsun sorulmasın önce bir “Köy Romanı”na giydiriyor, sonra söze başlıyordu. Ondan el ve esin almış koca bir edebiyat dünyası duruyordu karşımda. Katıldığım toplantılarda, kitap fuarlarında, söze her başlayan yazar ya da şair, “Köy Romanı” ve 12 Eylül 1980 öncesinde edebiyatla hayat ve toplumsal sorunlar arasında doğrudan bir bağ kurmaya çalıştıkları için kimilerinin karın ağrılarıyla izledikleri “toplumcu gerçekçilik”e baştan aşağı sövmeden başka bir şey söylemiyordu.
Sözün burasında, edebiyatta kategorilere, kümeleştirmelere karşı olduğumu, edebiyatın toplumsal sorunların çözümü ya da yol gösterimi için bir araç olarak görülmemesi gerektiğini, hem siyaseten, hem de bakış açısı olarak kendimi hiçbir grubun içinde görmediğimi, böylesi bir yaklaşımın kişiliğimle de edebiyata bakış açımla da bağdaşmadığını belirtmek isterim.
Bir Köy Enstitülü çocuğu olarak o tabloysa içimi ezip duruyordu. Bir zamanlar severek okuduğum Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlar, babam Dursun Akçam o günlerin moda eleştirilerinin odağında duruyor, aralıksız gelen salvo atışlarla edebiyat dünyasının dışına doğru itilmeye çalışılıyorlardı.
Ünlü eleştirmenimiz de buyurulmuş edebiyat diye nitelediği “Köy Romanı”na atıp dururken bir de karnavalcı, çoksesli bir edebiyattan, Mihail Bahtin adından söz ediyordu. Bunca övgü dizilmiş birisini de, ne denli güven verici gibi duruyor olsa da, ikinci el düşünceler yerine kendisinden öğrenmeliydim işin doğrusu.
Bahtin’in kitaplarını birer birer alarak okumaya başladım.
Okudukça afallıyor, okudukça edebiyat dünyam ve hatta tüm ufkum çok farklı bir aydınlıkla çoğalıyordu. Birileri bana bu adı vermekle kendilerine karşı kullanabileceğim, edebiyatta toplumcu olmayı yeğleyen kanadı savunabileceğim, çok güçlü bir anahtar, yaman bir ışık kaynağı uzatmışlardı sanki.
Bahtin’i okudukça, yediden yetmişe edebiyat dünyasının saldırısı altında geri çekilmek zorunda kalmış Anadolu kökenli, Köy Enstitü çıkışlı yazarların aslında o güne kadar çok az anlaşılabilmiş olduklarına ve yanlış bilindiklerine ilişkin bir efpifani, bir aydınlanma ânı da doğmaya başlamıştı edebiyat ufkumda.
Bahtin, Rönesans romanının kapısını açan Rabelais üzerine yazdığı “Rabelais ve Dünyası” adlı kitabın girişinde “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllarda toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir” diyordu. (Rabelais ve Dünyası, s 20)
Köy Enstitülü yazarları tanımlarken kullanılan, açıktan ideolojik yönelimli Stalin ve Jdanovcu edebiyat anlayışını imleyen bir kategoriye karşı, Rabelais de, Köy Enstitülü yazarlar da özünde değişimden, yenileşmeden yana olan, hiçbir buyruğu dinlemeyecek, hiçbir emir komuta zincirinde yer almayacak bir tarzın içindeydiler. O güne kadar yanlış tanıtılmış, yanlış anlatılmıştı Köy Enstitülüler. Hatta kendilerini “Toplumcu Gerçekçi” bir safta gericiliğe karşı mücadelede görmekten onur duyarken de kendilerinin farkında varamamışlardı belki. Bu duyguyu, Talip Apaydın amcamın “Yoz Davar”ıyla ilgili yazdıklarımdan sonra onun gözlerindeki şaşkınlığı izlerken yakaladım…
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücünü taşıyan özel bir nitelik barındırmaktaydı. Bu metinler, halk kültürü içinde de kendisine yer edinebilmiş dogmaya, tekil ve teolojik bildirimlere karşı groteski, tuhaflıkları öne çıkarmışlar, tek dilli din istismarcılığına karşı halk kültürünün yaşayan seküler özünü yapıtlarına seçerek taşımışlardı. Öncelikle vurgulanması gereken başlık buydu. Bahtin, Rönesansın kapısını açmış Rabelais romanını ve ona temel oluşturmuş grotesk halk kültürünü tanımlarken şöyle diyordu. “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)
Köy Enstitüleri’nin kurucusu büyük kültür devrimcisi Baba Tonguç’un “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaş veriyoruz” sözü hiç unutulmamalıydı. “Ben size umumi mesleki vaziyeti yakından bilen bir insan sıfatıyle şunu arzedeyim ki, bugün umumi olarak biz köylerde öğretmenlerden müşteki vaziyette değiliz. Bilakis, biz köylerdeki öğretmenlerimizi ateş hattına sevkedilen bir taburun bölüğü gibi sevkediyoruz. Yeni bir vahdet halinde iş gören bir kuvvete iş taksimatı yapıyoruz. Bir kısmı ilerde ateş hattında, bir kısmı geride çalışıyor.” (İ. Hakkı Tonguç, 1. Maarif Şûrası Konuşması 17-29 Temmuz 1939, Kitaplaşmamış Yazılar, 2. Cilt, s 147)
Bahtin’i okumaya başladıktan sonra Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar’ı, onun baş kahramanı olan köyün delisi Kır Abbas’ı, köyde “kilin eyisi hanımlar” diye gezen kil satıcısı, Tırpan’ın Uluguşu, Irazcanın Dirliği’nin Irazcası, Ümit Kaftancıoğlu’nun Güllüsü, babaları Aşır’ın ölümünde dil sürçmelerinin kışkırttığı grotesk cinsellik nedeniyle kahkahalarla gülen kızlar, Dursun Akçam’ın, “bizim köyün karileri de siçanlar kimi, illedevam melaike kunnuyorlar” diyen Allahın Kızı Maviş’i, Talip Apaydın’ın köpeği Akkuşla bir insan gibi konuşup ikide bir çırağına anası için söz vuran Çoban Musası çok farklı bir anlam kazanmaya başlamışlardı. Köy Enstitülü yazarları savunurken onları yalnızca köyün ve yoksulun derdiyle, açlığıyla uğraştığını söyleyerek onları bir tür değersizleştirmeye ve yavanlaştırmaya uğratan kimi yandaşlar da büyük yanlışlar ve körlükler içindeydiler.
Bahtin’i okuduktan sonra bir aydınlanma da eleştiri alanına uzanmıştı. “Köy Romanı”na sataşmayı günlük uğraş durumuna getirmiş ve Nobelli yazarımızın oldu olası bol övgülü izleyicisi olmuş eleştirmenimiz, kendi tuttuğu, bol alkışa boğduğu yazarları da yanlış değerlendiriyordu. Onun grotesk tanımı ile II. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Avrupa’da epeyce ad yapmış, edebiyatla hayat arasındaki doğrudan ilişkiye karşı bir tutumun içinde olmuş Wolfgang Kayser’in tanımı örtüşüyordu. Eleştirmenimiz de, Kayser de, “grotesk”i bir “romantik bir yabancılaştırma” öğesi olarak tanımlıyordu. Eleştirmenimize göre, Orhan Pamuk bu amaçla kullandığı grotesk aracılığıyla Yeni Hayat’ta söz gelimi, Tanrı’ya, ölüme, kadere vurgu yapıyordu…
Alman Nasyonal Sosyalizmi yalnızca milliyetçi politikacılarımızı değil, Alman kültür ile sıkı ilişki içinde olan bir edebiyat ekolünü, hatta tüm edebiyat dünyamızı da epeyce etkilemiş olmalıydı.
Bahtin, “Rabelais ve Dünyası”nde groteskin bu romantik tanımına karşı çıkıyor, “grotesk gerçekçilik”in yaşamdaki ve edebiyattaki önemine vurgu yapıyordu. Özünde Orhan Pamuk da hem Rilke’den, Dante’den esin aldığı Yeni Hayat’ta, hem Feridüddün Attar’dan, Bektaşilik’ten, Şaman kaynaklardan beslendiği Kara Kitap’ta yoğun bir grotesk kullanımı ile hayatla ölüm arasındaki farklılıkları silerek, tuhaflıkları buluşturarak çok sesli, çok biçemli bir yapı kuruyor, eleştirmenimizin iddia ettiği gibi teolojik buyurganlığa değil tam karşıtına, gerçekliğin çoğul karakterine göndermeler yapıyordu. Bu kurguda bilinçli davranışın payı ne kadardı; bu da farklı bir yorum gerektirirdi belki.
Bahtin ve yakın çevresinde yer alanlarla oluşmuş “Bahtin Çevresi”nin bana ve edebiyat dünyasına kazandırdıkları yaşamla edebiyat arasındaki anlam bağlarını sağlama almakla yetinmiyor, dil ve gösterge alanında da epeyce ufuklar açıyordu.
Özgün adı “Dil İncelemesinde Sosyolojik Yöntemin Temel Sorunları” olan ve “Marksizm ve Dil Felsefesi” başlığıyla yayına sunulmuş, yazar olarak V. N. Voloşinov’un adının geçtiği kitap ta “Bahtin ve Çevresi”nin ortak ürünlerinden olmalıydı.
Kendi başına gösterge ve dilbilim açısından önemli bir başyapıt olarak anılması gereken ve Marksizm’in adının bile geçmediği bu kitaba Voloşinov tarafından yazılan önsözde ilginç şeyler söyleniyordu. “(Dil ve gösterge) ’Marksizmin kurucularının el atmadıkları ya da yalnızca üstünkörü değinip geçtikleri’ bilgi alanlarından biri olduğunu ve bunun gibi bilgi alanlarının o dönemde hâlâ, ‘Marksizmin felsefi ruhunun kendisini hemen hiç hissettirmediği’, ‘diyalektik öncesi mekanik maddecilik’in tahakkümü altında olduğunu açık şekilde bildirir. Esasen Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi’ni Marksist eğilimli ya da Marksist yazılardan hiçbir dolaysız, tözsel, olumlu destek almamış, kendi türünde ilk olan bir girişim olarak görüyordu.” (İngilizceye çevirenlerin sunuşu, Marksizm ve Dil Felsefesi, 21)
Bahtin ve arkadaşları, “Dilsel göstergenin özgüllüğü tam da örgütlü bireyler arasında mevzilenmesinden, örgütlü bireylerin iletişim mecrası olmaktan kaynaklanır” diyerek dil incelemesinde dili günlük yaşamdan koparan rasyonel aklın temsilcisi “soyut nesnelcilik” ile dili bireysel psişeye indirgeyen “bireyci öznelcilik” arasında, her iki tarafı da kıyasıya eleştirerek diyalojik ve canlı bir dil yorumu kuruyordu.
Köy Enstitülü yazarlara taklitçi ve özentili edebiyat dünyası tarafından giydirilmeye çalışılan “buyurulmuş edebiyatçılık” ya da “Stalincilik” yaftasında da Rusya’da Bahtin ve arkadaşlarının başına gelenler arasında kurulan acı bir ironi yol gösteriyordu.
Dostoyevski hakkında yazdıkları nedeniyle Lenin’in yakın mücadele arkadaşı ve ilk Sovyet Eğitim Komiseri Anatoli Lunaçarski’nin Bahtin hakkında yazdığı övgü dolu yazı onu Stalin zulmünden kurtaramamış, gönderildiği uzak sürgünlerde bir bacağını yitirmiş, uzun yıllar soğuk okullarda edebiyat öğretmenliği yaparak yaşamını sürdürmeye çalışmıştı. Lenin döneminde Vitebsk Proleter Üniversitesi rektörlüğüne kadar yükselmiş Bahtinci Pavel Nikolaeviç Medyedev 1938 yılında tutuklanır ve kurşuna dizilir. Valentin Nikolaeviç Voloşinov ise 1936 yılında yakalandığı tüberküloz sonucu vefat eder.
Bahtin’in yapıtları Rusya’da 1960 yılından sonra yeniden yayınlanmaya başlar ve bir anda büyük bir ün kazanır. Arkasından 1970’li yıllardan başlayarak Batı dillerine çeviriler gelir. Batı dünyasında da kısa zamanda tanınmış bir edebiyatçı olarak adı duyulmaya başlanır.
O yıllardan sonra da özellikle arkadaşlarının adıyla yayınlanmış kitapların da kendisine ait olabileceğine ilişkin sorulara yanıt vermeyerek, Batı dünyasından yapılan parlak tekliflere de aldırmayarak, içe dönük bir yaşam sürdürmeyi seçerek ömrünü tamamlar. 1975 yılında bir yoksullarevinde ölür.
Onun ölümünden sonra geçen kırk yılda değerinin azalmadığını, hatta kültür dünyasının tek sesli inanç istismarcıları ile insanı şeyleştiren kapitalist tüketim ekonomisinin giderek tahakkümünü sıkılaştırdığı günümüz ortamında daha da çok anlam ve değer kazanmakta olduğunu açıkça görüyoruz. Özellikle halk kültürünün özgür edebiyattaki yeri konusundaki düşünceye sağladığı katkıyı da saygıyla anarak selamlıyoruz Bahtin’i.
Şimdi bu ülkenin aydınları şapkalarını önüne koysun, azıcık insafları kaldıysa düşünsünler… Hele de, iktidar, ün ve çıkar uğruna gülmeyi katledenler, yaşanan gerçekliği ve hayat sevincini tersine çevirenler, o katillere silah ve kültürel teçhizat sağlayanlar…
Paris’te öldürülen karikatür sanatçıları için bir araya gelen Batılı liderler, teröre karşı kol kola girenler, kültür dünyamızda taklitçi ve hayat karşıtı bir anlayışın temsilciliğine soyunanlar hiç timsah gözyaşları dökmesinler…
Rüzgâr eken fırtına biçer!
14 Ocak 2014, Alper AKÇAM
Kaynakça:
İsmail Hakkı Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, İkinci Cilt, Birinci Baskı, Ocak 2000,
Mihail Bahtin, Karnavaldan Romana, Çev.: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001
Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev.: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005
Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev.: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004
V. N. Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, Çev.: Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001,
(1)Orhan Pamuk, Kitaplık, Mart Nisan 2002, Sayı 40, "Bazı Kitaplardan Nasıl Kurtuldum?"
(2) Orhan Pamuk, Kırmızı Koltuk- İnterstar Televizyonu, 23. 10. 1994, Anan, Yıldız. Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yay. 2001, s. 91