BU KAN ve ZULÜM ÇUKURUNDA KİMLERİN KAZMASI VAR?

Kobani’de, Rojava’da, Sincar’da, Suriye ve Irak’ın birçok bölgesinde günahsız insanlar katlediliyor. Ülkemizin kardeş zenginliği olması gereken halklar birbirine düşman gözüyle bakmaya başladı. Ülke çapında çıkan olaylarda ölenlerin sayısı 16 Ekim 2014 günü 38’e ulaşmıştı.
Hiç tanımadığın, kendine yönelik kişisel bir kötülüğünü görmediğin bir insana kin beslemek kadar kötü bir duygu var mıdır? İnsanın soyutlama yetisinin ve toplumsal bilincin yol açtığı iyiliklerin tümünü birden silip süpürecek bir korkunç ironidir bu… 

Din ve etnik kimlikler üzerinden yapılan siyasetin sonucu budur… Kimse kutsal sözlerle, yaldızlı nutuklarla örtemez bu gerçeğin üstünü. 

Öncelikle Şarkiyatçı Batı’nın “siyasal İslam” üzerinden kurup geliştirdiği, başlangıçta Sovyetler’i hedef alan, sonradan tüm bölge ülkelerinin başına bela olan, Doğulu derebeyi iktidarlarının da kendi hırsları için kullandıkları, silahlandırdıkları terör odaklarına karşı halkını ve yurdunu savunan, bu amansız savaşta neredeyse tek başına kalan Suriyeli Kürt kardeşlerimizin mücadelesini kutluyor, en içten saygıyla selamlıyorum kendilerini… 

Yetmişli yılların başında avukatım olan Niyazi Ağırnaslı’nın torunu, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde yüksek lisans yaparken IŞİD'le savaşmak için Kobani'ye giden ve daha hayatının baharında, 30 yaşında devrimci bilinci doğrultusunda sonsuzluğa göçen Suphi Nejat Ağırnaslı'nın anısı önünde de saygıyla eğiliyorum. Erdemli yaşamda soyaçekime ve kültürel değerlerin yerine vurgu yaptı genç kardeşim. Adında taşıdığı o büyük devrimciler Suphi’yi, Nejat’ı da bugünlerinin genç kuşakları ile tanıştırmış oldu.
Şimdi, bu acılı ve fırtınalı zaman diliminde yaşarken, durup düşünmenin, bölgede yaşanan tarihi süreci bir kerede yakından gözden geçirmenin yararı olacak. Belleği yitik ve karışık bir toplum olmayı sürdürürsek, geleceğimiz açısından daha da tehlikeli olaylara sürüklenmemiz çok daha kanlı olayların Türkiye’de de yaşanması işten bile olmayacak. 
Bir düşünelim bakalım.
Her gün yüzlerce insanın katledildiği, binlerce insanın yerinden yurdundan olup aç sefil ülkemiz topraklarına sığınmaya zorlandığı bu kötü savaşın arkasında kimler var?
Kimler kazdı bu zulüm ve kanla dolu çukuru? 
Suriye’deki iç karışıklıktan farklı iktidar olanakları arayan birilerine, ülke içinde bunca gücü kim sağladı? Yargı, yasama ve yürütme belli ellerde toplanırken kim nasıl bir siyasal tavır aldı? 
12 Eylül 2010 Referandumu’nda, “yetmez ama evet”çi ya da “evet”çi dönek liboş tayfası aynaya bir iyice bakmalı. Onların o “demokratik” ve “vesayet karşıtı” söylemleri, yayınları, Ortaçağ düşüncesine demokrasi adına iktidar koltuğu uzattı. Daha geriye de gidebiliriz. 2007 Cumhurbaşkanı seçimlerinde sonradan AKP’nin noteri gibi çalıştığına tanık olduğumuz Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını destekleyen, kendilerini sosyalist, hatta komünist olarak tanımlayan ÖDP yöneticilerini anımsayalım.  Bugün utanç duyuyorlar mı acaba?
Bir kısmı bugün AKP şakşakçısı olmayı bırakmış olsa, kaç yazar ki? Onlar alkışlamadı mı balkon konuşmalarını? Orada, “Bosna’dan Kudüs’e, Kahire'den Libya’ya” selamlar gönderilirken, neye soyunulmuş olduğunu anlamamış iseler, siyaseten kördürler… 
Ya da bir yandan devrimci yıldırımlar yağdırarak Referandum’da boykot kararı alanlar…

Kimse “kandırıldık” sızlanmaları ile kuyruğunu kurtarmaya çalışmasın… Bu kan batağında çırpınan halkların iki cihanda da eli yakalarında olacak…
En demokrat, devrimci ve liberal maskeleri takarak genç kuşakların kafasını karıştırdılar. 
Suriye ve Irak batağının temelleri o günlerde atılmaya başlanmıştı. Süreci anımsadıkça, akı karayı daha iyi ayırma olanağımız olacak. 
Bu ülkede ABD’nin yanında Körfez müdahalesi için ellerini ovuşturan iktidar temsilcilerine karşı, istifası elinde göğsünü geren subaylar vardı. NATO’nun gerekliliğini tartışalım diyorlar, NATO ve CİA dışında ulusal bir güvenlik düşünüyorlardı. ASELSAN'ın üç mühendisi arka arkaya kazaya kurban gitmedi mi? 

Birbirinden uydurup kayıtlar, şişirilmiş savlar, asılsız belgelerle dolu Ergenekon, Balyoz, Casusluk davalarında kurunun yanında yaş da yanarken, ordu içindeki en seçme, en demokrat subaylar alınıp zindanlara doldurulurken ortamı alkışlayanlar bugün ne düşünüyor acaba?

Türkiye, emperyalist çıkarlar savaşlarına silah taşıyan, kardeş kavgalarına körükle giden insanlık düşmanı politikacıların serbestçe gezip dolaştığı, elini kolunu sallayarak katliam planları yaptığı “köpeksiz köy” durumuna geldi…
AKP kuruldu, önderi ABD’de yaşayan cemaatin ve bugün hâlâ adları saygın kişiler arasında yer alan Kemal Derviş, İsmail Cem gibilerinin katkılarıyla altı ay içinde iktidar oldu. Bu adlar, hâlâ sosyal demokrat çevreler içinde saygıyla anılmıyor mu? Kemal Derviş’in CHP içinde Cumhurbaşkanlığı adayı olarak adı geçmedi mi? Kendini solcu, devrimci sayan CHP’lilerin isyan etmesi gerekmez miydi?

Kültür dünyamızda yaşananlardan da ders alınmalı. Kültür endüstrisinin pompaladığı edebiyatçıların da bugünkü ortamın oluşmasında büyük katkıları var. Kimliklerini devrimci, toplumcu niteliklerle tanımlayanların bile kütüphanelerinden eksik etmediği, medyanın pompaladığı bazı yazarları yakından tanımak ta yararlı olacak. 

AKP’nin kaşla göz arası iktidar olması ile, Orhan Pamuk’un Şarkiyatçı bir kafayla yazılmış, Sovyetler, Atatürk ve Ulusal Kurtuluş Savaşı karşıtı imgelerle yüklü Kar romanının yazılması, ABD’de en çok satan on kitap arasına girmesi yaşıttır! Şarkiyatçı bir Batılı bakışıyla ülkesinin gerçekliğini altüst eden Elif Şafak bu ülkede en çok satan yazarlar arasına girmedi mi? Kitaplarını kapışanlar arasında muhalif kimliklerle dolaşanlar da yok mu? 
AKP altı ay içinde iktidara oturdu ama, henüz tüm iktidar olanakları elinde değildi. Tayyip Erdoğan’ın milletvekili olmasını Deniz Baykal sağlamadı mı?

25 Şubat 2003 tarihinde bir tezkere oylanmıştı. AKP iktidarının önerisiydi. ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a ve güneye inmesi öneriliyordu. 
Muhalif kesimler ayağa kalktı. AKP içinden de muhalefete katılanlar oldu, tezkere reddedildi.
Bugün, emperyalist ordulara vatan kapılarını sonuna kadar açan tezkereler hiç tereddütsüz, kendisini milliyetçi sayan partilerin de desteğiyle onaylanıyor. O yetmezmiş gibi, komşu bir ülkede başlatılan iç savaşa, dökülen kana iyice ortak olmak için muhalif savaşçılar yetiştirme kararları alınıyor!   

Bu tablonun renklerini görmemekte hâlâ inat edenler var… 

Türbanın orta öğretime indirilmesiyle, mahalle baskısının da el altından çalıştırılarak Türkiye’nin Ortaçağ toplumları gibi yaşayan ve mezhep ayrılıkları nedeniyle birbirini boğazlayan Orta Doğu ülkelerine benzemesi çok zaman almayacaktır. Güneydoğu’da ilk kez adını duyduğumuz din temelli örgütler, binlerce kişiyi sokağa dökecek güçte bir etkinliğe erişmişler… Pıtırak gibi kurularak, gökten zembille inmiş gibi bir anda ülke çapında yaygınlaşan yardım dernekleri ve cemaatlar aracılığıyla, çevre semtlerdeki düğün, sünnet, cenaze gibi her türlü insancıl tören, günlük yaşamın dinselleştirilmesi için sinsice kullanılıyor. Cumhuriyet savcılıkları toplumu birbirine düşman etme temeli üzerine kurulmuş bu tür etkinliklere, cemaat ve tarikatlara karşı en küçük bir duyarlılık göstermiyor. 

Orta Doğu ortaçağının en vurucu göstergesi, Türkiye’de orta öğretimdeki türbanın koşutu, Güneydoğu sınırlarına dayanan, emperyalizm ve maşası İsrail’in örgütlediği IŞİD’dir… İstanbul’un göbeğinde, üniversitelerde maskelerle, sopalarla saldırırken IŞİD yandaşı olduğunu gizlemeyen genç kuşaklar yetiştirilmesidir. Böyle bir kültür ortamının doğup gelişmesinde, Cumhuriyet değerlerine, o kültür devrimiyle gelen laiklik, kadın hakları, eğitimin birliği gibi uygulamalara darbecilik diyen, çağdaşlık yasalarını “tepeden inmeci” bulan, yabancı servislerin alkışa, paraya ve üne boğduğu sözde demokrat, liberal geçinen aydınlarımızın günahı da çok büyük…
Başta bugün Kobani için, Rojava için, Sincar için haklı olarak gözyaşı dökenler, öncelikle onlar düşünmeli… 
Tırlar dolusu silahı İslamcı terör gruplarına gönderen, olayları sorgulayan savcıları görevden alan, subayları tutuklayan çevrelerin elini kimler güçlendirdi?  
Elbette ki olanlar, Irak’ta ve Suriye’de kan ve zulüm içinde ölenler, bombalarla parçalanan çocuklar içimizi yakıyor. Orada ölen, öldürülen insan kardeşlerimizdir. Bizim de canımızdır.
Bugün iyi düşünmezsek, bazı “açılımcı”, “milli” ve “dini” ödünler için verilmiş desteğin nelere mal olduğunu bir kez daha görmezsek, sonrasında da özenli olamayız. 
Şapkaları öne koyup düşünmenin, emperyalizmin kanlı oyunlarına karşı tetikte olmanın, kol kola, omuz omuza durmanın zamanı geldi de geçiyor.

Öncelikle yapılması gereken işlerden birisi, Türk ulusalcı ve milliyetçi kanadı ile Kürt halk ve millet hareketi için düşünüp davranan çevrelerin bir araya gelmesi, getirilmesidir.

Türkiye Cumhuriyeti uluslaşma sürecinin emperyalizm çağına, kapitalizmin gerici aşamasına rastladığı için Türk ve Kürt halklarının aynı ulus potası içinde buluşmasının sağlıklı bir yolda işlemediğini, bu halkların Batı serbest rekabetçi kapitalizm çağında olduğu gibi bir kaynaşma sağlayamadığını bilinçlice görmek gerekir. Öncelikle de Türkiye uluslaşma sürecinin tamamlanmış olduğunu, Kürtlerin bölücülük yaptığını ileri süren ulusalcı ve milliyetçi kanat bu gerçeği kabul etmelidir. Cumhuriyet tarihimiz bu sağlıksız süreci her iki halkı birbirine düşürerek kullanan emperyalist oyunlar ve milliyetçi yanılgılarla doludur. Ağrı isyanında, Dersim ayaklanmasında, Şeyh Sait kalkışmasında binlerce günahsız Türk ve Kürt köylüsü öldü… Bugün akan kanda da bu tarihsel gerçekliğin gölgesi vardır.  

Kürk halkının varlığı, kültürel ve hatta siyasal haklarının da olabileceğini görülmeli, bu kesime düşmanca, bölücü ön yargısıyla değil, kardeşçe yaklaşılmalıdır. Kürt çocuklarının anadilde eğitim hakkı, Kürt yurttaşların kendi dilleriyle konuşma ve kültürel gereksinimlerini yerine getirme hakkı kolaylaştırılmalıdır. Türk milliyetçiliğini temsil ettiğini söyleyenler, her başı sıkıştığında, emperyalizmin işbirlikçisi ümmetçilere siyasal destek olmaktan vaz geçmelidir… Kürt halkının birçok kültürel hakkının farklı siyasal amaçlar taşıyan ümmetçi ideolojiler tarafından tanınmış olması çok acı bir gerçekliktir. 

Kürt siyasi hareketi içinde, sol söylemlerle Kürt milliyet ve halk davası ardında görünenler de Cumhuriyet’in onlarca yılı boyunca kendi gelecekleri için işbirliği yapmaya kalktıkları emperyalizm ve uzantısı olan din istismarcısı, ortaçağ kafalı ümmetçi ideolojilerle pazarlıklar yapmaktan, onlara siyasi ödünler verip ellerini güçlendirmekten vaz geçip, sorunlarını kardeş halkın temsilcileriyle çözmek yolunu seçmelidir.

Tüm halkları soyup sömüren, ülke zenginliklerini uluslararası sermayeye peşkeş çeken, insanları işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakıp kavuran, ülkeyi Ortaçağ karanlığına götürmek isteyen sömürücülere karşı, Anadolu kırsalında köylüyü ezen tefeci bezirgânlığa, Kürt feodalitesine karşı, kadın hakları için, doğaya sahip çıkmak için, üretim – üleşim – insanca yaşam hakları için iki halkın birlikte mücadelesinin önündeki engeller kaldırılmalı, gereksiz düşmanlıklara son verilmelidir... 

ABD emperyalizminden ve ümmetçi işbirlikçilerinden Kürt milliyetçiliğine de Türk milliyetçiliğine de hayır gelmeyeceği artık görülmüş olmalıdır.   

Bu kültür karmaşasında yolumuzu aydınlatacak olansa, kendi coğrafyasına ayak basmış, kendi halk kültürü çoğulluğu, imece geleneğiyle evrensel bilgi ve estetiği harman etmeyi başarmış Köy Enstitüleri anıtsal geçmişi olmalıdır. 

 

 

16 Ekim 2014, Alper AKÇAM