YOLSUZLUKLAR YURTTAŞ KANIYLA ÖRTÜLMESİN!
ABD emperyalizminin darbe, suikast, karışıklık, bombalama örgütü CIA’in kimi görevlerini devralmak için 1983 sonrası ABD Kongresi kararıyla kurulmuş NED (National Endowment for Democracy), tüm dünyaya “demokrasi ihracı” işlemi çerçevesinde Türkiye’deki Türk-İslam sentezcisi örgüt ve yığınlara para aktarırken yeni manevralara da başlamıştı. Uğur Mumcu’nun ABD’den gelen on binlerce doları belgeleriyle bulup çıkardığı, aralarında CİA ajanlarının da bulunduğu, 12 Eylül sonrası Türkiye kültür ortamını belirleyecek kuruluşlar olan Yeni Forum Dergisi, İlim Yayma Cemiyetleri ve Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin yanında, NED’in parasal ve medya desteğiyle büyüyen yeni NGOlar (Non Goverment Organization, şimdiki moda adı ve Gramschi’nin kemilkerini sızlatacak deyimiyle Sivil Toplum Örgütleri) oluşturulmuştu. Ülke çapındaki tüm okullara, polis karakollarına, apartman kapılarına ücretsiz gazeteler, dergiler dağıtılıyor, bir yerlerde vakıflar kuruluyor, okullar açılıyordu.
1990 başlarında, Sovyetler’in çöküşüyle birlikte Gülen okullarının “Türki-Müslüman” Asya ülkelerindeki dinsel temelli eğitim çalışmalarının atağa geçtiği görülecektir. Türkiye içinde de arka arkaya konferanslar düzenlenmekte, din esasına dayalı yeni bir “kimlik-kültür” kurulumu dile getirilmektedir. “Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Fethullah Gülen’in gönderdiği 11 kişi, 11 Ocak 1990’da Sarp kapısından Gürcistan’a ve oradan Bakü’ye geçecek, 28 Mayıs 1990’da da 37 kişilik bir işadamı grubu, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a gidecek, Gülen’in kaset ve kitaplarını armağan olarak dağıtacaklardır. Bunu Paul Henze’nin (CİA görevlisi) içerisinde yer aldığı bir heyetin Orta Asya cumhuriyetlerine gezisi (27 Mayıs-4 Haziran 1992) izleyecektir.” (Uğur Mumcu, Henze’nin İşi, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992, aktaran Muzaffer İlhan Erdost, Küreselleşme ve Osmanlı “Millet” Makasında Türkiye, s 41)
ABD’nin, CİA ve NED aracılığıyla yürüttüğü politikalar, halkın dini duygularını istismar etmede ustalaşmış ekiplerin de katılımıyla, 2002 yılında, birkaç aylık bir çabayla AKP’yi iktidara taşımaya yetecekti. Kemal Derviş kılıklı kimi “Sosyal Demokrat” politikacıların da bu süreçteki katkıları hiç de unutulacak gibi değildir!
F. Gülen cemaati ve AKP, 17 Aralık 2013 öncesine kadar görünürde can ciğer kuzu sarması olarak, birlikte yol yürüyorlar, memleketin altını üstünü emperyalist şirketlere, yerli ortaklarına ucuz pahalı demeden pazarlıyorlar, cukkayı dolduruyorlardı. Bal tutan parmağını yalardı elbet! F. Gülen için yeryüzü egemenliğinin Asya ve Afrika’daki Müslüman ülkelere uzanmış soygununda kültür uzantılığı yapmak, AKP için aynı ülkelerde örnek bir siyaset kurumu oluşturarak din aracılığıyla soygun ve sömürü politikalarına elçilik etmenin bir karşılığı olacaktı.
Ne yazıktır ki, eşyanın ve kapitalizmin tabiatı gereği, bozuluverdi ortaklık! Kutsal İslam değerleri üzerinden yürütülen, komşusu açken uyku tutmayan, her Cuma’da üstündeki giysinin bile hesabını vermeden rahat edemeyen Hz. Ömer’in kemiklerini sızlatan“dava” arkadaşlığı, çıkar ortaklığı bitti. AKP, Mısır’da halkı karşısına alıp ölü kadınla ilişki sürdürebilmek, kız çocuklarıyla evlenebilme yaşını 9’a indirebilmek için yasalar çıkaran Mursi’yi, Suriye’de ABD emperyalizminin şımarık ve haylaz çocuğu El Kaide’yi desteklemeye devam ediyor, İranlı iş adamlarıyla el altından ABD’nin istemediği ve sonradan açığa çıkacak kirli ve ticari ilişkiler yürütüyordu.
AKP’nin bilgisi ve candan dostluğu içerisinde devletin istihbarat ve yargı ağında egemenliği elin geçirmiş bulunduran cemaatin olanakları çoktu… Ayakkabı kutularında istif edilmiş dolar ve avrolar, yatak odalarında para sayma makineleri, bakan ve başbakan çocuklarına kadar uzanan inanılmaz olaylar geldi gözler önüne… Artık bu kadar da olmaz denilen tablo, eğer demokrasi denen oyunun azıcık temelli olduğu bir Batı ülkesinde yaşanmış olsaydı, tüm iktidarın tepetaklak olması, sorumluların en ağır cezalar istemiyle yargılanması işten bile olmayacaktı. Burası Türkiye’ydi… Durumu kurtarmak için alelacele istifası istenen dört bakandan birinin “Başbakan da istifa etsin o zaman; talimatları o veriyordu” sözleri bile, miting meydanlarında başı ve aklı bağlı kadınların aşk tapıncını andırır haykırışları arasında unutuldu gitti…
Soruşturmayı yürüten savcılar, polisler, işlerinden, evlerinden uzaklaştırıldı, binlerce emniyet ve soruşturma görevlisinin görev yeri değiştirildi. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Suriye’deki iç savaşa silah götürmekte olduğu söylenen tırları arattırmaya kalkan savcı ve jandarma komutanlarına kadar, birçok kurumda sürgün ve soruşturmalar yaşandı. Emniyet yapılarındaki basın odaları kapatıldı. Devlet örgütünün en tepesinden en taşra birimine kadar güçler ayrılığı ilkesi gereği bağımsız olması gereken birimleri yüzde yüz iktidar egemenliğine alındı.
Çok geçmeden de, milyar Avro’luk yolsuzluğun sanıkları salıverildi.
Bu gelişmeler yaşanırken en ironik nutukları da dinledik; “Aaaa, parelel devlet varmış” diyordu birileri. Sanki Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerinin yapısını tepeden tırnağa değiştiren, Genelkurmay Başkanı’ndan deniz kuvvetlerinin hemen tüm subaylarına kadar cezaevi parmaklıkları arkasına dolduran Ergenekon’dan, Balyoz’a, casusluk davalarına, tüm oyunları kurgulayan, siyaset sahnesinden AKP karşıtlarını temizleyen o “parelel devlet” değildi!
Tüm bu yaşananlar, ayaklarını dinci bir politikaya basmış görünen, yalanın, rüşvetin, birey çıkarcılığının çok uzağında bulunması gereken iktidarın iyice yıpranmasına yol açacaktır derken, gündeme yeni bombalar düşmeye başladı. Tekirdağ’dan Fethiye’ye, Aksaray’dan Ordu'ya ve diğer Ege ve Karadeniz şehirlerine kadar HDP yapılarına ve seçim araçlarına toplu saldırılar başlatıldı. Bazı yerlerde belediye görevlileri ve araçları da tabela söken, cam çerçeve indiren, otobüs taşlayan kalabalıklara katıldı. HDP, Türk ve Kürt solunu bir araya getirmeye çalışma iddiasıyla kurulmuş bir partiydi. Yalnızca Kürt siyasal kimliği üzerinden hareket ediyor görünmekte olan BDP bile bu kadar tepki çekmemişti…
Bu saldırıları yeni gelişmeler izledi. Taksim Gezi olaylarının 269 günlük çileci çocuğu Berkin Elvan’ın 16 kiloluk bedeni ile yaşamdan kopması tüm Türkiye’yi ayağa kaldırmıştı. Batı’dan Doğu’ya yüz binler sokağa çıktı. Yine biber gazı, yine ilaçlı ve basınçlı su, yine polis copu… Bazı tepki gösterilerinde iyice göz batmaya başlayan, elli yıldır birbirini boğazlamaktan öte halka yararı dokunmamış siyasi grupların flama ve bayrak çatışmaları, 13 Mart günü Okmeydanı’nda Burak Can Karamanoğlu adlı bir gencimizin başından tabanca kurşunuyla vurulması sonucu yeni bir anlam boyutu kazandı. 12 Eylül 1980 öncesini anımsatan provokasyonlar çıkıyor dedirtecek gelişmelerdi bunlar.
Sosyal medya aracılığıyla Burak Can'ın öldürüldüğü yerde bir anda toplanan binlerce kişi, Okmeydanı’na Berkin’in evinin bulunduğu bölgeye, orada Berkin için oluşmuş kalabalığın üstüne doğru yürümek istedi. Burak Can’ın babası Halil Karamanoğlu "Benim sağ ve solla herhangi bir işim yok. Biz hep beraber Türk milletiyiz, Türküz. Bizim vatanımız tek. Bu olayları tasvip etmiyoruz. Herkesin evladı var. Benim canım yanıyor. Yazık günah bu millete, bu çocuklara yazık. Bütün gençlere yazık" diyerek kalabalığı yatıştırmaya çalıştı. Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan, Burak Can’ın babasını telefonla aradı. İki baba birbirinin acısını paylaşıp bir daha böyle olayların olmaması dileğini paylaştılar.
Ciğerinin bir parçasını, öz oğlunu yitirmiş babalar bu kadar anlayışlı, bu kadar olgun düşünüşlü olabilirken, yine politika cambazları çıktı sahneye. Kimi AKP yöneticileri yangına körükle gidiyor, kan donduracak yalanlarla yüklü nutuklar atıyordu. AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, İstanbul’da silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Burak Can Karamanoğlu için, "Kılıçdaroğlu’nun illegal askerleri tarafından katledildi bu kardeşimiz, bu vatan evladımız; ciğerimiz yanıyor" dedi. Ertesi günlerde de Başbakan benzer şeyler söyledi, ömrünün baharı sayılacak bir yaşta, on dördünde komaya girip on beşinde aramızdan ayrılar Berkin için kin ve nefret içeren sözler sıraladı. Hem ölü bir canı, hem acılı anneyi, babayı da önünde toplanmış cahil ve kul akıllı kalabalıklara yuhalattı.
16 Mart gününün gazete haberleri farklı çirkin politika sahnesinin üzerine düşüyordu. Hatay’da ellerinde Burak Can’ın fotoğraflarıyla, sopalarla toplanan bir grup, Alevilerin oturduğu Armutlu mahallesine doğru bozkurt işaretleriyle yürüyüşe geçmek istemiş, önlem alan polis olası bir çatışmaya engel olmuştu. Aynı gün açıklama yapan MHP Hatay Milletvekili Şefik Çirkin, yaşanan olaylarla MHP ve ülkücülerin bir ilgisi olmadığını söylüyordu. Toplanan kalabalığın başını orada bulunan AKP Defne ilçe başkanının çektiğini, liselerden toplanan öğrencilerle MHP’nin alet edileceği bir provokasyon yaratılmak istendi diyordu.
MHP, 12 Eylül 1980 öncesi emperyalizmin kendisine biçtiği kimi görevlerin ancak bugün mü farkına varıyordu? Sivas, Maraş, Çorum kırımlarının, birçok günahsız aydının, gencin öldürülmesinin kimin yararına olduğunu şimdi anlamış olabilir miydi, orası bilinmez... Emperyalizm, Türkiye coğrafyasında bindiği atı değiştirmeseydi, “milliyetçi” uzantılar yerine “İslamcı” ortaklıklar kurmasaydı, bu sözde uyanış gerçekleşebilir miydi acaba?
Benzer karmaşaları, kardeş kavgası çıkarttıracak söylemleri, bu ülkenin birçok değerin yitirmesine neden olan olayları, tarih içinde ne çok kez yaşamıştık…
Bir zamanlar, emperyalizme karşı dişiyle tırnağıyla savaş vererek tüm dünyaya örnek olmuş Anadolu’da, Köy Enstitüsü aydınlığının ışıkları yakılmıştı. O özgür ocaklarda, köylü çocukları yaparak ve yaşayarak öğreniyor, kendi okullarını kendi elleriyle yapıyor, kendi yiyeceği buğdayı yetiştiriyor, kendi beslediği ineği sağıyor, arısından bal alıyor, göllerde, denizlerde balık tutuyor, halkla ve doğayla dostça ilişkiler içindeyken üretken köylülükle ve halk kültürüyle de iç içe eğitim yapıyor, üretiyor, eğleniyor, özgür okuma saatlerinde dünya kültürüyle tanışıyordu… Köy Enstitülü öğrenci ve öğretmenler, kooperatifler kuruyor, kurduruyorlar, üreticinin malını değerine satabilmesi, tüketicinin daha uygun koşullarda geçim araçlarına ulaşmasını sağlamaya çalışıyorlardı.
Kıydılar o güzel okullara… Şehir ve köy ağalarının çıkarlarına dokunuyordu çünkü... ABD’nin Marshal yardımlarından yararlanabilmek için “komünist mihrak” olmakla suçlandı o okullar… Çirkin söylemlerle halk enstitülere ve enstitülü öğretmenlere karşı kışkırtıldı.
Dönemin milliyetçi geçinen dergi, grup ve örgütleri de bu düşmanca saldırılarda en ön safta yer aldılar!
Sonuçta, yeniden dışa bağımlı, emperyalizmin suyundan madenine soyup soğana çevirdiği, halkının yüzde doksanı günlük gazete okumayan, yüzde sekseni tiyatronun ve sinemanın kapısını bile görmeyen, başı ve gözü bağlanarak politika bezirgânlarına yandaşlık ettirilen bir toplum oluverdik.
Oyun herkesin gözünün önünde oynanmaya devam ediyor. Meydanlarda kadın erkek ayrı toplanan, toplattırılan kalabalıklar, AKP politikalarını çılgınca alkışlıyor, yüreklerinden gelen haykırışlarla desteklemeyi sürdürüyor. Eğitim politikaları ve sosyal yardım örgütlenmeleri ile bir yanı inanç istismarı, bir yanı makarna-kömür-yoksulluk aylığı dağıtmaları ile yedekte tutulan başı ve gözü bağlı yığınlar hâlâ dolar ve avro sermayeli bu politika arabasının tekerine bağlanmış, yürüyüp gidiyor... Dağıtılan gıda, yakacak ve paranın kimsenin babasının malı olmadığını, satılan vatan değerleri ve usulsüz işlemler ürünü olan o paralarla iktidar kasalarında milyon avroluk servetler yapılırken kamu gelirlerinden bir kısmının da yoksul halka sadaka olarak dağıtıldığının ayrımında değiller. Neden bu duruma düştük diye sorgulamıyorlar bile…
Her şeyin enine boyuna çok iyi düşünülmesi gereken bir noktadayız. Artık tablo iyice aydınlanmıştır. Bazı AKP yöneticileri ve ülkenin karmaşaya sürüklenmesinden yarar uman “iyi saatte olsun” servisleri, kardeş kavgasından medet ummaktadır. CHP, MHP ve hatta BDP yöneticilerinin AKP provokasyonlarına karşı yaptıkları çağrıların yararı olacak mı, bunu zaman gösterecek.
Adı ve görüntüsü ne olursa olsun, yolsuzlukların ve çirkin politikaların üstünü örtmek isteyenlere, kültür, düşünce ve inanç ayrılıkları üzerinden yurttaş kanı dökerek aracı olanlar, bu oyunun en çirkin piyonluğuna soyunmuş olmaktadır.
YOLSUZLUKLARIN ÜSTÜ YURTTAŞ KANIYLA ÖRTÜLMESİN
BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN OMUZ OMUZA!
14 Mart, 2014, Alper AKÇAM