YİTİRİLER SESLER

KAZ KESİM ŞENLİKLERİ yapılırdı yaylalarda... Kaz Kesimi’nden Koç Katımı’na, Saban Çıkarma’dan Yılbaşı Erfenesi’ne, Hıdırellez’den Nevroz’a, bir arada yaşayan tüm halklar, belli iklim dönüşümlerini, doğanın bereketini kutsarken tüm farklılıkları da yok eder, yüzünü boyayıp başkası olur, kadın erkeğe, erkek kadına dönüşerek cins ayrımlarını siler, deliyi padişah seçip ata bindirirdi. Davul zurnanın, tulumun yürek oynatan sesiyle, kız oğlan birlikte söylenen coşkulu türküler eşliğinde, Saya’dan Arap oyununa, Köse Oyunu’na, Han Oyunu’na, Tavuk Barı’na, güler eğlenir, cinselliğin ve insan olmanın en doğal yüzüne dokunur, yaratıcı yeteneklerini sınardı. 

Şimdi, teneke-beton-AVM-toplu açılış- toplu ibadet-yakacak ve yiyecek dağıtımı- resmigeçitlerinde izleyen ve taklit edenin kulluğuna sürükleniyor halkımız. Nevroz gibi güzel bir Asya geleneği yalnızca bir etnik kimliğin politik meydan okuma gösterilerine dönüştürülüyor.

Televizyon saldırganlığının ve politikadan günlük hayata doğru yayılan, korku, itaat ve sadakayı egemen kılan inanç istismarcısı kültürün Kuzeydoğu’ya verdiği en büyük zararlardan birisi de bu şenlik geleneğinin yok edilmesi oldu. Yüzlerce, belki de binlerce yıllık bir geleneğin yok olup gitmesi, en acı gerçekliğimiz. Kendi şenlikçi kültürüne, halklar kardeşliğine, seküler yaşamına, hoşgörüsüne sahip çıkmayı başaramayan Orta Doğu, Yakın Asya, Afrika ülkeleri, yayılmacı tüketim kültürüyle din bezirgânlığının saçtığı öfke, kin, kan, savaş bataklığında bocalayıp duruyor.  Rönesans ve reform hareketleriyle günlük yaşamıyla inancını birbirinden farklı tutmayı başarmış, karnavallarını, paskalyalarını, şükran günü kutlamalarını sürdüren Batı’nın egemenleri,  Şark’ı din kışkırtıcılığı ile elde tutuyor.   

Kaz etinin de tadı kaçtı… Sonbahardan kışa geçilirken, ilk karın düştüğü günlerde kazlar da topluca kesilirdi. Kesim öncesi kazlar evin kuytudaki “büyük ev” bölümüne kapatılıp besiye çekilirdi. Dinlendirilerek kasları gevşetilir, bolca tahıl verilerek yağlanması sağlanırdı. 

Sonra ev ev kaz kesim şenlikleri başlardı. Hangi evde kaz kesilecekse, mahallenin, köyün gençleri oraya toplanırdı. Erkekler odun kırar, tezek taşır, hayvanları doyurur, ahırları temizleyip gübreyi atar, kızlar imeceyle kazları temizleyip soyar, gaçını guçunu, ciğerini ayırırdı…

Akşam olmadan tulum çıkagelirdi. Lüks lambaları yakılır, geniş ahırlarda, tahta döşeli odalarda oyunlar başlardı.

“Al kazlar güzel kazlar / Kanatları bayazlar

Şimdi yuğiye (uyku) geçti / Fincan memeli kızlar…”

Türküler söylenirdi arka arkaya. Saatler sürerdi oyunlar, eğlenceler, sonra birlikte oturulurdu kaz yağında pişirilmiş bişinin, mafişin, pirinç pilavının eşlik ettiği geniş sofralara. Sonra yine türküler;

“Kaz gelir kalka kalka / Boynunda gümüş halka

Yar yüzüğün yitirmiş / Arıyor korka korka”

Temizlenip tuzlanan kazlar evin önündeki örtmede ya da evin en gerideki yüksek ve havadar bölümünde, “büyük ev”de bulunan tahta ambarlara konur, dinlenmeye bırakılırdı.

Kazın kanadı, kadınlar için ocak taşı süpürgesidir;  kaz teleğinden yapılmış düdük öter çocuğun ağzında… Kaz tüyüyle doldurulur yastıklar, yorganlar…

Metrelerce karın yağdığı, ak örtüler altında tezek dumanlarının tüttüğü, güneşin doğayı oya gibi işlediği soğuk ve bitip tükenmeyen kış mevsimi kış günlerinde köylüler kaz davetine çağırırdı birbirini. Tulumu, türküsü eksik olmazdı davetlerin de… Dışarıdan gelen konuklar için de en gözde sunum olurdu kaz eti. Havalar iyice ısınıp karlar eriyene kadar kaz eti de eksik olmazdı sofralardan.

Her köyde en az 10-15 tulum ve bir o kadar da çalgıcısı bulunurdu. 8. Dursun Akçam Kültür Sanat Günleri’nde tulum aradık; iki saat uzaklıktaki bir köyde tek bir tulum bulabildik. 

Pişirilmek için alınan kazın yağlı kısımları, derisi soyulur, kaz yağı ve deri eritilerek (yağı erirken kuruyan kaz derisi CIZLAK olur) saklanır, diğer yemeklere, hamur işi kızartmalara tat vermesi için kullanılırdı.

Şimdi, birçok yoksul köylü kendi yetiştirdiği kazları kesip satmak zorunda kalıyor. Yiyen de sessiz sedasız, kendi sofrasında… Batı’daki varsıl restoranlarda da boy gösteriyor artık kaz eti…

Nerede o eski tatlar?... 

Kazların sessiz sedasız kesildiği o günlerde, televizyon ekranlarında bir anne ağlıyordu. Suriye’deki savaştan Batı’ya kaçarken Ege denizinde batan tekneden denize düşen bir buçuk yaşındaki oğlu gözünün önünde dalgalara karışmış, ölmüştü. Gözyaşları içindeydi anne; olanları anlatıyordu: “Önce ağlıyordu. Duyuyordum sesini. Sonra kesildi sesi. Eşim ‘iyi, iyi o’ dedi. Yalan söylemiş. Ölmüş oğlum; gitti yavrum…” Yavrusunun küçük bedeni, az ötede mavi bir naylon torbaya sarılı, yerde duruyordu.

Acılı annenin sesinde insanlığın kendi başına ördüğü savaşın acımasızlığı, yitip giden körpe bir canın arkasından yakılan iç parçalayıcı ağıt vardı… “Ekmek yoktu, su yoktu, okul yoktu. Varımızı yoğumuzu toplayıp verdik; çocuğumu insanca yaşatmak için Batı’ya kaçacaktık. Yüzü gülsün istedim çocuğumun…”

Acılı annenin sesi çok farklı şeyler de anlatıyordu anlayana… İnsanca yaşamak için sığınmaya çalıştıkları Batı, ülkelerindeki savaşın da asıl sorumlusuydu. Emperyalist Batı’nın Doğu’yu sonsuza kadar sömürebilmek için kullandığı “Siyasal İslam”, inanç ve kültür farklılıkları üzerinden savaşlar çıkarıyor, insanlar acımasızca birbirinin kanını içiyor, şehirler bombalanıyor, küçücük çocuklar, günahsız insanlar can veriyordu savaşlarda. 2 Temmuz 1798 günü Mısır’ı işgal için İskenderiye’ye çıkmış Napolyon’un Mısırlılar’a söylediği “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) iğrenç yalanında dile gelmiş yöntemi, 1996 yılında doğrudan ABD Başkanı’na bağlı olarak kurulmuş ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) elemanları tarafından üstlenilmişti. Batı dünyasının önce Sovyetler Birliği’ni “kuşatmak” için desteklediği, zaman zaman kendi kontrolünden de çıkan hastalıklı ruhların, çıkar çetelerinin yönettiği silahlı dinci terör günümüze El Kaide, El Nusra, Müslüman Kardeşler gibi örgütlerle uzanıyordu. 

Dikkat edilsin, Batı’nın parmağını soktuğu Doğu’daki tüm siyasal örgütlenmelerde din, inanç ve kültür ayrılıkları önde tutuluyor. Sömürü, açlık, yoksulluk, haksız kazançlar haber olma özelliğini de yitirdi…

Acılı annenin ağlayarak konuştuğu televizyon kameralarının ve ekranlarının halkla buluştuğu Türkiye’de de, iktidar, o kanlı savaşın açıktan tarafıydı. Basın da sık sık ambulanslarla, kamyonlarla Suriye’ye götürülen ve bir kısmı yakalanıp örtbas edilen silahlardan söz ediliyordu. Reyhanlı’da 52 kişinin ölümüne yol açan patlamayı da El Kaide üstleniyordu. Başbakan’ın meydanlarda başparmağını kapatarak halka verdiği selam Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da din üzerinden siyaset yapan ve birçok iç karışıklığın tarafı olan Müslüman Kardeşler örgütüne aitti. Kurulmasında İngiliz ajanlarının etkili olduğu Müslüman Kardeşler örgütünün önderi Banna’nın hocası Raşit Rida, ABD’nin Orta Doğu politikalarında petrol ve “İslam” üssü olacak Suudi Arabistan’ı kurdurmasından sonra, Mısır’da İngilizler’in desteğiyle yayınladığı haftalık Işık Evi dergisinde şöyle yazmıştı: “Arabistan’da İbni Suud’un Vahhabi hükümdarlığının oluşumuyla yeni bir umut yıldızı doğdu. İbni Suud Hükümeti, Osmanlı’nın yıkılışı ve Türk hükümetinin dinsiz bir hükümete dönüşmesinden bu yana, bugün dünyanın en büyük Müslüman gücü olmuştur. Bu hükümet, din düşmanlığı ve zararlı yenilikleri kabul etmeyen ve Sünnete yardımcı olacak bir güçtür.” (Robert Dreyfuss, The Devil’s Game, New York 2005, s 39, aktaran, Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 108)

2002 yılından bu yana “Siyasal İslam” denetimine giren ve yıldan yıla Cumhuriyet’in sağladığı özgürlük, barış, sevgi gibi  değerlerini yok eden Türkiye dış politikası, “Suriye’ye doğrudan Batı müdahalesine destek olma” ve Batı dünyasını kışkırtma üzerine kuruluydu.  

5 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet gazetesinin ön sayfadaki manşetlerinden birisi de, “ABD – İslamcı buluşması” idi. Orta Doğu petrollerinin kaymağını yiyen ABD yetkilileri, Suriye İç Savaşı’nda Özgür Suriye Ordusu’ndan ümidi kesmiş, yeni İslamcı gruplarla görüşmeye başlamıştı. Bu görüşmelerin yapıldığı yer de, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme dişiyle tırnağıyla karşı koyarak bağımsızlığını kazanmayı başarmış Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara yakınlarıydı. Kardeşi kardeşe kırdıran ABD Emperyalizmi’nin Orta Doğu, Yakın Asya ve Kuzey Afrika politikalarındaki en yakın dostu ve “müttefiği”, Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri olmuştu!

Nereden nereye gelmiştik! Bu haber, bulunduğumuz yere de ayna tutuyordu!

O ananın gözyaşlarında bugünkü siyasal iktidarı destekleyen, meydanları doldurarak alkış tutanların da günahı sergileniyordu. 

Aynı zamanda, halka, Cumhuriyet’i, özgürlüğü anlatmayı başaramamış, insanca bir yaşam için gerekli bilinci vermeyi sağlayamamış aydınlarımızın eksiği, yanlışıydı belki ananın gözyaşlarında görünür olan…

Bu ülkede özgürce yaşamanın, öğrenmenin, bilinçlenmenin, geleceğe umutla bakmanın, hayatı çoğaltmanın en güzel örneklerini Köy Enstitüleri sağlamıştı. Köy Enstitüleri, halk kültürünün çoğulcu, hoşgörülü, gülen yüzünü evrensel bilgi ve estetik değerlerle buluşturmayı başarmıştı. Köy Enstitüleri’nin hafta sonu şenliklerinde öğrencilerle köylüler buluşuyor, Kaz Kesimi’nde, Koç Katımı’nda, Saban Çıkarma’da, Yılbaşı’nda, Nevroz’da, Hıdırellez’de olduğu gibi, herkesin katıldığı, yüzlerin boyanıp giysilerin tersine çevrildiği eğlencelerde gönül dolusu gülüyordu.

Enstitülü her öğretmen aynı zamanda bir halk kültürü araştırmacısıydı… 

Aradan yıllar geçmiş, köydeki nüfus azalmış, köyün üretkenliği düşmüş, köylü nüfus şehirlere taşınıp din istismarcısı partilerin cemaat ve tarikatlarla sarıp sarmalayarak üzerinde politik ve ekonomik oyunlar oynadığı kitleler durumuna gelmişti. 

Aynı zamanda hâlâ köylüydü o insanlarımız. Hâlâ güzel geleneklerinin, hoşgörüyle güldükleri günlerin özlemindeydiler. Facebook’ta yayınladığım KAZ ETİNİN DE TADI KAÇTI başlıklı yazıma Ankara’da oturan köylüm İhsan Bilgin şu notla katılıyordu; 

“ALPER HOCAM MERHABALAR GÜNAYDIN HAYIRLI SABAHLAR. YAZILARINI HİÇ KAÇIRMAZCA OKUYORUM AĞZINA, DİLİNE VE YÜREĞİNE SAĞLIK. BENİ TAAA 1965 LERE GÖTÜRDÜNÜZ NE GÜZEL GÜNLERDİ O GÜNLER NE GURBET VARDI NEDE HASRETLİK.HEP BİRLİKTELİKLER VARDI O YAYLALAR YAYLALAR,ÇİMEN BAĞLAMIŞ YAYLALAR TÜRKÜLERİYLE SESLENİRDİ.İNSANLAR YOKSULDA OLSALARDI YİNEDE MUTLUYDULAR.SAYGI VE SEVĞİLERİMİ SUNUYOR ALLAHA EMANET OLUN.HOŞÇA VE ESEN KALIN.”

Bugün, insanlık dışı savaşlarda taraf olan, açıktan açığa eli kanlı teröristleri destekleyen, MİT bilgilerini Orta Doğu’nun çıban başı, emperyalizmin öncü karakolu İsrail’e açan, ABD emperyalizminin çıkarlarını gözeten bir iktidarın yönetimindeyiz. Küçücük kız çocuklarının bile kapatılıp evlendirilmeye çalışıldığı, eğitimin dinselleştirilerek öğrenme ve araştırma, sorgulama yerine ezberleme ve ibadetin öne çıkarıldığı, sokak ortasında kadın cinayetlerinin işlendiği, parası olmayana sağlıktan kültüre hiçbir insanca yaşam değerinin verilmediği, insanların itaat karşısında sadakaya zorlandıkları bir toplumda yaşıyoruz. Bu karanlık gidişten kurtuluşun yolu, halkla buluşmaktan, halk çoğunluğunun yüreğinde özgür rüzgârlar estirmeyi başarmaktan geçmektedir. Halkla buluşmanın yolu da o kesimi iyi tanıyan, halkın değerlerine saygılı olan, seçkinci havalarla halka tepeden bakmayan, düşünce ve davranışı aynı olan aydın insanlar yetiştirmekle mümkün olacaktır.

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’ne, enstitülere gönül vermiş aydınlarımıza çok işler düşüyor.

Bir kez daha yinelemeliyiz: UYARMAK İÇİN UYANMALI, UYANMAK İÇİN UYARMALI…

 

08 Aralık 2013, Alper AKÇAM

alperakcam@gmail.com, alperakcam@facebook.com, www.alperakcam.com