TÜRKİYE NEREYE?

Doksan yıllık Türkiye Cumhuriyeti, deyim yerindeyse tepetaklak oldu.  

2013 yazı ise, farklı kollardan gelen değişikliklerin buluştuğu, kafaların iyice karıştığı bir olaylar karmaşasına tanıklık etti. Ne zaman biteceği henüz belli olmayan, siyasetin çöl sıcaklarını yaşıyoruz  

Yedi yüz kilometrelik sınırı paylaştığımız komşumuz Suriye, Türkiye’nin doğrudan taraf olduğu, hatta öncülük ettiği bir savaşın içinde. Ortalık kan gölü. Yüzbinlerce insan öldü, milyonlarcası evini terk etti, yaşamı perişanlaştı. Orada iktidar mücadelesi veren grupların siyaset koşutluğu çerçevesinde n Türkiye’ye de sıçradı sıçrayacak çatışmalar. Ülkemiz yakından ve uzaktan ateşle çevrili durumda… Elçiliklerimiz bombalanıyor, pilotlarımız kaçırılıyor. Ünlü 12.06.2011 tarihli balkon konuşmasında Ortadoğu’da ve diğer Müslüman ülkelerde dünyanın egemenleriyle yapılacak önemli işlerin ipuçlarını veren ve “komşularla sıfır” sorun diyen Başbakan’ın yönlendirdiği politikalarla Türkiye sorunların ortasına sürüklendi… 

“Karaman’ın koyunu/ sonra çıkar oyunu” demiş özdeyiş… 12 Eylül 2010 Referandumu’nda “yetmez ama evet” ve “boykot” cephelerinin iktidarın eline nasıl güçlü kozlar verdiği gün geçtikçe iyice ortaya çıkıyor. Yürütme yasama ve yargının da kesin “yürütücüsü”. Demokrasinin o ünlü “kuvvetler ayrılığı” önkoşulunun yerinde yeller esiyor. 

Birçok önemli karar parlamento dışındaki özel görüşmelerde alınıyor.

2013 sıcak yazından gazete başlıkları ve haberlerle görüntüyü tamamlayalım.

HABER: “Suriye'de iç savaşın başlangıcından beri Ege Denizi de bu korkunç savaşın cephelerinden biri olmuş durumda… Suriyeli aileler taş taş üstünde kalmayan ülkelerinden kaçmak, Avrupa'ya ulaşmak için Ege Denizi'ni çare olarak görüyor. Tekneye binebilenler şanslı olanlar... İster inanın ister inanmayın bazen bir şişme botla Yunan Adaları'na ulaşmaya çalışıyor kaçak Suriyeliler... Çoğu zamanda yeni bir hayat ümitleri Ege'nin mavi sularında son buluyor... Şu ana dek toplam kaç kişinin Ege Denizi'nde hayatını kaybettiğini tahmin etmek çok güç... Yetkililer savaşın başından bu yana bu rakamın 500'e yaklaşmış olabileceğini söylüyor.”  

Fotoğraftaki 3 kardeş de bu korkunç rakamın içinde… Bu çocukların günahsız yüzlerinden vicdan azabı duymayan çirkin politikacılara yazıklar olsun! 

suriyelicocuklar.jpg

 

Bir zamanlar dostumuzdu Suriye… 700 km’lik sınırımız güvenli, sınır illerimiz barış içinde idi.

Bugün Hatay’ın, Ceylanpınar’ın, Reyhanlı’nın gireni çıkanı belli değil. Paralı askerler, savaşın en acımasız taraflarından El Nusra militanları kol geziyor. 

Suriye tarafında PYD ile El Nusra kıran kırana bir savaş içinde. PYD yöneticileri Türkiye’yi El Nusra’ya yardım etmemesi için uyarıyor. Suriye’nin kuzeyinde insanlar canlı canlı yakılıyor, toplu katliamlar yaşanıyor. 

Yıllardır tüm kamu kurumlarına, karakollara, okullara, hatta evlere bedava dağıtılan (nereden gelir bu değirmenin suyu?) Zaman gazetesi 11 Ağustos 2013 günü manşet atmış: “PYD Barışa Uzanan Elleri Buduyor!”

Reyhanlı’da elli canımıza kıyan, Mogadişu’da hükümete uyarı olsun diye elçiliğimizi bombalayan, Suriyeli Kürtleri yakan, toplu katliama uğratan El Nusra, barış örgütü olmalıdır...

HABER (26 Temmuz 2013, Cuma): “Özgür Suriye Ordusu'na (ÖSO) bağlı farklı tugay ve birliklerden 70 komutan Gaziantep'te bir araya geldi. Bülbülzade Kültür ve Dayanışma Vakfı'nın düzenlediği toplantıya Özgür Suriye komutanlarının yanı sıra ilim adamları da katıldı.”

Suriye’de çarpışan taraf olan ve Reyhanlı patlamasından Türkiye’nin güney illerinde yaşanan birçok olayda üzerinde kuşkular bulunan bir savaş örgütünün toplantısı neden Türkiye’de yapılıyor? 

Bu ülkede, kızları okutmaya, öğrencilere burs vermeye çaba gösteren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden güzelleştirme derneklerine, meslek odalarına kadar birçok demokratik kuruluş savcılık takiplerinden, maliye denetimlerinden, polis baskınlarından yakasını kurtaramaz iken, adı savaşla anılan bir yabancı güç ve bu güce ev sahipliği yapan bilmem ne vakfıyla ilgili bir soruşturma neden yapılmıyor.

Nasıl bir hukuk devletinde yaşıyoruz?  Hukuk 12 Eylül 2010 yılından sonra rafa mı kaldırıldı?

ABD emperyalizminin Ortadoğu ve Yakın Asya politikalarında en önemli ortağı olan İsrail’in yanında ikinci bir güç olarak kendi güdümünde Kürt devlet-devletçikleri oluşturma politikası bizim sözde sol görünüşle Kürt örgütlerinin işine geldi de, “Boykot” ile destek mi verildi AKP’ye?

Bu tablo kimin eseri? Yalnızca savaş çıkararak bölgeye egemen olmak ve yer altı-yerüstü zenginliklerine konmak isteyen Batılı ülkelerin mi?

Suriye tarafında yüksek binalarda dalgalanan PYD bayrakları için, “Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar verecek oldubittileri kabul edemeyiz” diyen Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç kimleri güldürmek istiyor acaba?

 

HABER: TRT 1'in iftar programına konuk olarak katılan tasavvuf düşünürü Ömer Tuğrul İnançer, hamile kadınlar hakkında yaptığı yorum ile şaşırttı

TRT 1 ekranlarında iftar saatlerinde yayınlanan ' Ramazan Sevinci' programı tasavvuf düşünürü ve avukat olan Ömer Tuğrul İnançer'i konuk etti. Programda Şeyh Vefa'nın menkıbelerinden bahseden İnançer, hamile kadınlar hakkında yaptığı sert yorum ile herkesi şaşırttı. "BUNUN ADI TERBİYESİZLİKTİR" dedi!”

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet televizyonunun konuk “Düşünür”ü öfkeliydi de… Bir dövmediği kaldı hamile olup sokağa çıkanları…”

 

HABER: Turgutlu Çaldağı’nda sülfürik asitle nikel madeni çıkarılması… Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel EROĞLU’nun verdiği izinle 200.000 ağaç katledilmiştir. Maden şirketi için 1.000.000 daha ağacın kesileceği ifade edilmektedir. 

Atatürk Orman Çiftliği’ni (AOÇ) yapılaşmaya açarak yok etmek için uğraşanların başında gelen AKP'li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in AOÇ’de yok ettiği ağaç sayısının 10 bine yakın olduğu resmen açıklandı.

Atatürk’ün adını taşıyan aynı yeşil alanda Başbakanlık binası yapımı için kesilen ağaç sayısı da 3.000!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Atatürk Orman Çiftliği’ne (AOÇ) yaptıracağı Beyaz Saray benzeri Başbakanlık binasına ilişkin çalışmalar gizli bir biçimde sürdürülürken, sarayın yapılacağı alandaki Orman Genel Müdürlüğü (OGM) binalarının tamamının yıkıldığı, onlarca dönümlük alanda büyük bir ağaç katliamı yapıldığı uydudan belgelendi.
TAKSİM - A. O. Ç'DE AĞAÇ KATLİAMI.jpg
Orman Mühendisleri Odası’nın ağaç kesimini fotoğraflayarak belgelediği arazide inceleme yapmak isteyen Mimarlar Odası Ankara Şubesi, kendilerine giriş izni verilmeyen araziye adeta uydudan indi. Şube, bir uydu şirketiyle anlaşarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ak Saray” olarak da nitelenen Başbakanlık binasını kurmak istediği arazinin fotoğraflarını çektirdi.”

 

HABER: “Başbakan Barbaros’tan geçerken yol kenarında duran gençler yere tükürdükleri gerekçesiyle gözaltına alındı.”

 

HABER: “TÜRKİYE’DE YARGI DURUMDAN VAZİFE ÇIKARMA USTASI

Gezi Parkı eylemleri sırasında“İstanbul kurtarılmıştır” diyen Levent Kırca’yı hedef alan Başbakan Erdoğan’ın, partisinin grup toplantısında "Cezasız kalmayacak, bunun hesabını vermesi lazım" sözleri üzerine yargı harekete geçti. Savcılık tarafından Levent Kırca hakkında soruşturma açıldı.”

 

Tüm bu haberlerin üstüne, Başbakan’ın demeçlerini ve dudak hareketlerini izleyen, 12 Eylül 2010 Referandumu’nun eseri bir yargı sisteminin varlığı her şeye tuz biber ekiyor. 

 

Seçtiğimiz haberler Türkiye’nin nasıl bir yol haritası üzerinde bulunduğunun birkaç işareti. Bu yol haritasının ABD’den, AB’den başlayan kapitalist-emperyalist kamp mimarlarına, Türkiye’deki uygulayıcılarına denecek çok fazla bir şey yok. Onlar tarihsel işlevlerini yerine getiriyorlar. Ve tarih önünde hesabını verecekler…

Bu tayfaya “Demokrasi” ya da barış adına alkış tutan akıl budalası sözde aydınlara ve üç kuruşluk çıkar için desteklemeyi sürdürenlereyse, bir yerlerine kına yakmak kalıyor… 

 

Umudun yeniden doğduğu yer: TAKSİM

Dünyanın egemenleri ve onların dümen suyunda hareket eden iktidar sahiplerinin Türkiye’yi sürüklediği bu çöl sıcağında, Mayıs 2013 sonunda Taksim Gezi Parkı’nda başlayıp ülkenin dört bir yanına dağılan bir gençlik baharı yaşadık; yeniden umutlandık… 

Köy Enstitüleri ve enstitülülerin “Tonguç Baba”sı İsmail Hakkı Tonguç, 1960 Haziran’ında bedensel varlığıyla aramızdan ayrılmıştı. Ölümünden 53 yıl sonra, Taksim’de sanki yeniden doğdu…
Ne zaman karanlık bassa Anadolu’yu, ne zaman zulüm, sömürü kol gezse bu coğrafyada, onun ektiği topumlar yeşerir, onun diktiği ağaçlar çiçek verir. 
İsmail Hakkı Tonguç’un, genç Cumhuriyet’in kendisine emanet ettiği “ilköğretim ve okumayazma” sorununu bir Anadolu Rönesansı’na, “Yeniden Doğuş”una dönüştürmeyi başarmış o büyük devrimcinin açtığı yoldan geçti Taksim meydanına çıkanlar; Ankara’da, Hatay’da, Samsun’da, Adana’da, Anadolu’nun dört bir yanında alanlarda özgürlük, kardeşlik sloganlarını haykıranlar…

Haziran Kültür Devrimi diyebiliriz yaşananlara... Yaşam tarzına müdahale edilmesine isyan etmek zorunda kalan, AVM’lere karşı yeşili, ağacı korumak isteyen gençlere zehirli sularla gaz bombalarıyla yapılan saldırıyı kınamak için yollara dökülenler Boğaz Köprüsü’ne sığmadı. Anadolu, Taksim’e aktı bir gece yarısı…

TAKSİM - KÖPRÜDE YÜRÜYENLER.jpg

“Ağaçlar kesilmesin, her yere AVM yapılmasın, yaşam tarzıma karışılmasın diyenler kimdi?”

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır açıklıyordu (12. 06. 2013, Saat 21.00 NTV canlı yayın)

-Gezi Parkı’ndakilerin %50’den fazlası üniversite mezunu, lisansüstü eğitim, doktora yapmış kişi (Türkiye ortalamasının 5 kat üstünde)

-Buradakilerin %45’i polisin Cuma sabahı yaptığı ilk müdahalesine ve Başbakan’ın açıklamalarına yanıt olarak kendilerine oraya gelmek zorunda hissetmişler,

-%40’a yakını daha önce oy kullanmamış, şu anda da kendisini bir partiye bağlı görmüyor.

Taksim’de ve ona paralel olarak ülkenin dört bir yanında yaşanan direniş, dayanışma, buluşmasında bir örgütün ya da kişinin kimsenin tekil politikası değil, çoğunluğun şenlikçi katılımcılığı gözleniyordu. Sahnesiz, basamaksız, tüm farklılıkların ortadan kalktığı bir karnaval dünyası yaşandı. Anadolu coğrafyasında çok yakından tanıdığımız, bereket törenlerinde, seyirlik köylü oyunlarında, Keloğlan’da, Karagöz’de, Köroğlu’nda, Karacaoğlan’da, eşeğe ters binmiş bir din adamı kimliğiyle, iktidar ideolojilerine, sorgulanamaz gösterilen tekil bildirimlere, korku ve karanlığa karşı gülerek direnen Nasreddin Hoca’da örneklerini görebileceğimiz, halk kültürünün, çoğul, tüm hiyerarşilere ve kutsal böbürlenmelere kıçıyla gülen, tüm farklılıkları silen, deliyi padişah seçip ata bindiren, sonra da alaşağı eden gücü, Taksim’de yeniden doğmuştu sanki. 

Tonguç Baba, hafta sonu eğlencesi için Pulur’da sahne yapıldığını öğrenince küplere binmemiş miydi? Konuklarla öğretmenlerin önde, öğrencilerin arkada oturduğu bir düzenin yıkılmak istendiğini hâlâ anlayamamışlar mıydı? ‘Kaldırın o sahneyi, toplantı dediğim biçimde yapılacak!’” (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 448) Tonguç, Köy Enstitüleri’ndeki eğlencelerin “‘müsamere’ anlayışı ile değil, doğal ve özgün yöntemler ve geniş katılımlarla yapılması…” nı istemektedir (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 305). 

Gösterilere katılanlar, alanlara girenler, iktidarın aşağılayıcı suçlamalar için kullandığı “Çapulcu”, “Ayyaş”  gibi lakapları halk kültüründe olduğu gibi severek benimsiyor, böylece aralarındaki tüm farklılıkları, “ayaklar baş olur mu?” diyecek seçkinci bakış açısını süpürüp atıyor, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, onurlu bir yaşam istiyordu.

Ölüm haberleri geliyordu bir yandan, aralarında durumu ağır olanların da bulunduğu binlerce yaralı vardı; göstericilere kendi olanaklarıyla yardımcı olmaya çalışan hekimler gözaltına alınıyor, büyük şehirlerde geceyarıları başlayan gösteriler sabahlara kadar sürüyordu. Milyonlarca insan çıkmıştı sokağa…  

Taksim olaylarının başladığı tarihte Fas’a gitmek için Türkiye’den ayrılan Başbakan Erdoğan, dönüş gecesi yaptığı konuşmada, kendisini karşılamaya gelenlere “Sizlere Fas'taki kardeşlerimin selamlarını getirdim, sizlere Cezayir'deki kardeşlerimin selamlarını getirdim, sizlere Tunus'taki kardeşlerimin selamlarını getirdim. Değerli kardeşlerim, Allah kardeşliğimizi daim etsin inşallah” diyordu. İstanbul'un kardeşi Saraybosna'yı, Bakü'yü, Beyrut'u, Kahire'yi, Üsküp'ü, Bağdat'ı, Şam'ı, Gazze'yi, Ramallah'ı, Mekke ve Medine'yi selamlıyordu… Getirdiği selam, kendisini temsilcileri ve belli oranda liderleri saydığı, Arap Baharı ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da iktidar koltuğuna epeyce yerleşmiş “Müslüman Kardeşler”e aitti… 

Başbakan Tayyip Erdoğan bir adım geri atmadığı gibi, çıktığı ekranlarda, yaptığı mitinglerde hep aynı şeyleri söylüyordu, “camide içki içtiler, başörtülü kadınlara saldırdılar, çadırlarda uygunsuz davranışlarda bulundular…” Yaralıların sığındığı Bezm-i Alem Camii vaızı terörle mücadelede altı saat sorgulanıyor, çıkışta, “ben din adamıyım, yalan söyleyemem, camide içki içilmedi” diyordu. 

Türkiye’deki gösterilerde sağır sultanın duyduğu, polisin uyguladığı şiddet Batılı politikacılar tarafından eleştirilmeye başlandı. Batı dünyası ile iktidar arasındaki ipler gerilmiş gibi görünürken yine Başbakan çıkıyordu meydana.  “Bunlar şaşırmış mı yahu; hiç mi ahde vefa yok” diyerek ABD ve AB temsilcilerine meydan okuyor, polisi kutluyor, “onlar destan yazdı” diyordu.  “Ahde vefa” istediği Batılı politikacılar da indiriveriyordu yelkenleri... 

Sorun yoktu, “fasıl” da açılacaktı, “uyum süreci” de…

Elbette “Ahde vefa” isteyecekti, dediğinden bir adım geri atmayan, Batılı politikacılara zehir zemberek seslenen Başbakan… Anadolu coğrafyasında ormanları kesip, toprağa siyanür katarak maden aramak isteyen uluslararası finans kapital’e ikide bir ruhsat engeli çıkaran, “anıtlar- tabiat koruma” gibi gerekçelerle durdurmaya kalkan yüksek mahkemelerin yapısı değiştirilmiş, mimar mühendis odalarının, bilim kurullarının denetimine son verilmişti. İki yılın içinde tam üç bin maden arama ve HES kurma ruhsatı verilmişti uluslararası finans kapitale!

Türkiye coğrafyası yerli-yabancı parababaları için “Yağma Hasanın Böreği” durumuna getirilmişti. Bunun karşılığı da “Ahde vefa” olmalıydı!

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, tam bir saat telefonla konuştuğu (Vay be!) Obama’dan Türkiye’ye demokrasi dersi vermeye çıkmışken birden yelkenleri indirip saygı duruşuna geçen Batılı politikacılar, Başbakan’a şöyle demiş olabilir miydi … “Sen bize kulak asma; arada bir kendi halklarımız karşısında demokrasi istermiş gibi yaparız da, bizim ne istediğimizi sen daha iyi bilirsin; aldırma; işine bak!” 

En sağcısından en solcusuna, ABD ve AB politikacılarının, büyük yayın tekellerinin dini imanı kapitalizmin can sağlığıdır çünkü; tek dertleri soygundur, sömürüdür. Onlara göre, bir Doğu ülkesi olan Türkiye’nin ve diğer Doğu halklarının ne demokrasi hakkı vardır, ne de insanca yaşama hakkı!

Bir şeyi unutmasınlar ama… Ölü toprağını attı bu ülke üzerinden… Türkiye’de bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bir avuç kendini bilmez, insanlıktan nasibini alamamış eli sopalı beyinsiz dışında… 

Taksim’den Anadolu’ya, insan yürekleri akıyor gökyüzüne… Konuşan, eğlenen, gülen, kardeşçe paylaşan, insanca yaşam ve özgürlük isteyen bir ses yükseliyor şimdi…

Türkiye halkı güneşi gördü, umudu kokladı bir kere! Dünyanın ilk büyük kurtuluş savaşını gerçekleştirerek emperyalist güçlere hiç ummadıkları bir ders vermiş olan Anadolu, bir tokat daha atacaktır hak edenlere; kimsenin kuşkusu olmasın…

 

13 Ağustos 2013, Alper AKÇAM