EĞİTİME YÜKLENEN SİYASAL İŞLEVLER VE KÖY ENSTİTÜLERİ (II)
Bunun için de, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”nın arkasında önceden belirlenmiş bir izlek ve her şeye kadir bir “despotik özne” tanımlanması gerekli olmuştu!
Diğer olguların yanında, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”nda, ileri sürüldüğü gibi önceden belirlenmiş, güçlü bir özneye dayandırılmış bir merkeziyetçiliğin bulunmadığının, birçok şeyin el yordamıyla yapıldığının bir örneği de üniversitenin durumudur. Darülfünun, 1924 yılında çıkarılmış bir yasayla, katma bütçeyle, parasal ve bilimsel özerkliğin de çok ötesinde, neredeyse, başına buyruk bir yüksek öğrenim etkinliği içindeydi. 21 Nisan 1924 tarihli ve 493 sayılı Kanun'la İstanbul Darülfünu'nun tüzel kişiliğini tanımış ve 7 Ekim 1925'de kurumun bilimsel ve yönetsel özerkliği kabul edilmişti.
Cumhuriyet kuruluşundan tam dokuz yıl sonra, üniversite konusunda bir rapor hazırlaması için Cenevre’den İsviçreli Albert Malche çağrılır. Albert Malche’nin raporundaki en önemli maddelerden birisi de, var olan Darülfünun otonomisinin, üniversite eğitimini, toplumdan yalıtmakta olduğudur… Malche’nin raporunda, kültür ve eğitimde yol alınabilmesi için “Bakanlıkla sıkı bir işbirliği”nin gerekli olduğu bildirilmektedir (Betül Çotuksöken, Atatürkçü Düşüncenin Bilimsel ve Felsefi Temelleri, s 214-215).
Malche’nin önerisi ve aracılığıyla, hiçbir Batı ülkesinin Alman faşistlerinin korkusundan kabul etmediği, aralarında Yahudisi’nden komünistine, edebiyat kuramcısı Leo Spitzer’den, felsefe tarihçisi Ernst Von Aster’e çok değişik nitelikler taşıyan faşizm karşıtı değerli bilim adamları Türkiye’ye çağrılırlar. “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği” Başkanı Philipp Schwartz ile yapılmış işbirliğiyle Türkiye’ye gelen bilim adamları, tam bir bilimsel özerklik içinde çalışacak, bu öğretim görevlilerine milletvekili aylığının üç katı oranında ücret ödenecektir! Cumhuriyet 10. yılını kutlarken 18 Kasım 1933'de İstanbul Üniversitesi "ilk ve tek" üniversite olarak eğitime başlamıştır. Yeni kurulan üniversitede Darülfünun’un 240 öğretim görevlisinden 83’ü görevlerini sürdürebilmişlerdir…
Dönem eğitim politikalarının duruca anlaşılabilmesinde bir diğer gösterge de, 1946 yılında kurulmuş, doğrudan oyla yapılan Ankara Üniversitesi Rektörlük seçimini iktidar tarafından desteklenen Abdülkadir Noyan’ın değil, Şevket Aziz Kansu’nun kazanmış olmasıdır…
Sonraki dönemde, öğrencilerin kışkırtılması ile rektörün odası basılacak ve linç edilmek üzere olan Şevket Aziz Kansu istifa dilekçesi imzalamak zorunda kalacaktır.
28 Aralık 1947 günkü gazetelere “gençliğin kükreyişi” manşetleriyle geçen yürüyüşler, olaylar patlak vermiştir. Ertesi gün üniversite binasının camlarının kırılmış, Rektör Şevket Aziz Kansu’nun odasının basılarak elinden zorla istifa dilekçesi alınmıştır. Türkiye radyolarının spikeri, olup biteni bir maç heyecanı içinde bütün ülkeye duyurmaktadır.
Olayların çıkacağı herkesin bilgisi içerisindedir. Düzenleyiciler de sahnede yer almaktan kaçınmamışlardır. Rektör’ün odası basıldığı an, Tıp Fakültesi Dekanı Abdülkadir Noyan ve Dil-Tarih Dekanı Karal da odada bulunmaktadır! Çok geçmeden Ankara Valisi de sahnedeki yerine geçecek, gençlerin başında yürüyecektir. Ortalığı kırıp geçiren “milliyetçi” gençler Rektör’ün “kahrolsun komünizm” diye bağırmasını istemişlerdir…
Rektörlüğün cam ve çerçeveleri indirildikten, Rektör epeyce tartaklandıktan ve gençlerin arasında “her nasılsa” bulunan bir sivil polis silahını çekip Rektör’ü ölümden kurtardıktan sonra, gençler Etnografya Müzesi’ne doğru yürüyüşe geçecekler, orada Trabzon Milletvekili Hamdi Orhan ve CHP’nin ileri gelen adlarından Kemal Satır tarafından sigara ikram edilecek, gazaları kutlanacaktır! (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)…
Herkesin gözünün önünde olup biten, bir gün önceden de açıkça bilinen tüm izinsiz gösterilerin ve “komünizme karşı” gençlik ayaklanmalarının etkisiyle 10 Ocak 1948 tarihinde, Ankara Üniversitesi, aralarında Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın üniversiteden uzaklaştırılması kararını alacak, sorun Üniversitelerarası Kurul’a taşınacaktır. Üniversitelerarası Kurul’da Dr. Tevfik Sağlam gibi, Reşat Şemsettin Sirer için “faşist” diye bağırabilecek adlar vardır! Milli Eğitim Bakanı Sirer, Kurul’u etkileyebilmek için toplantıyı Başbakan Hasan Saka’nın makamına taşımıştır. İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, Başbakan’a “Hayatım pahasına böyle bir belgeye imza koymam” demek cesaretini gösterecektir… Üniversitelerarası Kurul’da öğretim görevlilerinin üniversiteden çıkarılmasını gerektirir bir durum yoktur kararı çıkmıştır ve 30 Ocak 1948 tarihinde Danıştay bu öğretim üyeleriyle ilgili olarak suç unsuru bulunmadığını bildirmiştir. Basında karşı yazılar sürüp gitmektedir. Peyami Safa ve Orhan Seyfi Orhan’a göre deliller yağmaktadır!
Sonuçta aynı yıl özel bir yasa çıkarılır, Pertev Naili Boratav’nın üniversitedeki kürsüsü kapatılır ve öğretim üyeleri üniversiteden uzaklaştırılır.
Tüm bu somut bilgi ve belgeler ışığında, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na yönelik, özellikle 21. Yüzyıla girerken hız kazanmış bazı eleştirilere bakmak, dönem politikalarının daha somutça değerlendirilebilmesi açısından anlamlı olacağı gibi, günümüz eğitim ve kültür politikalarının anlaşılabilmesine paradoksal bir okuma sağlayacaktır.
Bu eleştirel bakış açıları içinde, Etienne Copeaux’un tarih kitapları üzerinden hareketle kaleme aldığı “Türk Tarih Tezi’nden Türk İslâm Sentezine” adlı çalışması, Erik Jan Zürker’in “Modernleşen Türkiyenin Tarihi”, Asım Karaömerlioğlu’nun “Orada Bir Köy Var Uzakta”, Taha Parla’nın “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Korporatizm”, Günay Göksu Özdağan’ın “’Turan’dan ‘Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük” adlı yapıtları önemlidir.
“Kemalist Tarih Tezi”ni “darbeci” bir tez olarak bulan Fransız tarihçi Etienne Copeaux’nun Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren tarih kitapları üzerinde yaptığı araştırma ilginç sonuçlar vermiştir... Copeaux’ya göre, 1931 yılında yazılmış tarih kitapları “sürpriz” bir şekilde “diğer gelişmelere karşı kapalı bir model oluşturmamakta” ve tamamı 500 sayfaya yaklaşan kitaplar içinde Türk tarihine ayrılmış bölüm yalnızca 78 sayfa olarak yer almaktadır. Copeaux, bu durumu tarih yazımcıların bir pasif direnişi olarak yorumlar! Oysa ki, o tarih kitapları, dönemin tarih çalışmalarını yürüten Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyelerinin kendilerince yazılmış ve denetlenmiştir (Doç. Dr. Mustafa Oral, Türkiye’de Romantik Tarihçilik, s 287, 288).
Sonraki “hümanist” döneminde ise Klasik Antik Çağ’a, Türk tarihine göre on kat, İslam tarihine göreyse üç kat fazla yer ayrılacaktır! (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 117-119)
20. yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başlarında siyasete çok ilgi duymayan birçok edebiyatçının “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na yönelik eleştirel görüşlerinin de yer aldığı yayınların çıktığına tanıklık etmiştik. Bunların arasında, Kemalizm’e yönelik kapsamlı bir eleştirinin yazarı olan Orhan Koçak’ın da adı vardır. Koçak, Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar çizgisindeki kırılmanın kültürde önemli yitimlere yol açtığı görüşündedir. Koçak da Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk gibi Cumhuriyet’in bir “reddiye” ile başladığı inancındadır. “Rejim eski estetik kültürü toptan reddedip bir yenisini yoktan var etmeye yönelirken inandırma, cezbetme ve yönlendirme araçlarından da önemli ölçüde yoksun bırakıyordu kendini.” (Orhan Koçak, 1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları, Kemalizm, s 393)
Koçak, hayatını edebiyata adamış olduğunu söylediği Tanpınar’ın “edebî tarzı”nı kültürel geleneğe uygun bulan, Tanpınar’a yeterince değer verilmediği için kültürde bir kırılma oluştuğuna inanan aydınlarımızdandır. Defter dergisinin kendisiyle yaptığı söyleşide 1950’lerdeki kendi evlerini anlatmaktadır. “Hatırlarım, bizim ev resmiyete pek saygılı, hatta bağnaz Kemalist sayılabilecek bir evdi, 50’lerde Tanpınar’ın Huzur’u bu resmiyetin dışında bir şey gibi, sanki kaçak olarak okunmuştu bu evde! Aslında Türk ulusçuluğuna bağlı olup da sadece daha geniş ve daha dolayımlı bir yerlilik düşünmeye çalışan Tanpınar, bir yabancı yazar gibi okunuyor, yerlilik payesi de örneğin Fakir Baykurt’a uygun görülüyordu.” (Orhan Koçak, Defter, 1997, sayı 31, s 90)
Koçak’ın “Kemalist kültür” eleştirisinde resmi görüşün yazarı olarak adı verilen Fakir Baykurt, Köy Enstitüsü çıkışlı yoksul bir köylü çocuğudur, köy öğretmenidir. Gazi Eğitim Enstitüsü’nü kazandıktan sonra Gayret dergisinde yazdığı bir yazı nedeniyle yargılanmıştır… 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü ile Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Roman Ödülleri’nde birinci olmuştur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet gazetesi kovuşturma geçirmiştir. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilmiştir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık emrine alınmıştır. [Demokrat Parti iktidarının iş başında olduğu bu dönem, Orhan Koçak tarafından devletin kültür kuruculuğu işinden çekildiği, sanat ve kültürde “kendiliğinden oluşumlara göz yumulmuş bir dönem” (Kemalizm, s 370) olarak tanımlanmaktadır.]
Fakir Baykurt, altı ay açıkta kaldıktan sonra, ancak 27 Mayıs 1960’tan sonra Ankara’da ilköğretim müfettişliğine atanmıştır. Koçak tarafından Baykurt’u desteklediği savlanan “resmi görüş”le Baykurt’un ilişkisi budur.
A. H. Tanpınar ise, aynı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nin el üstünde tutulan seçkin bir üniversite öğretim görevlisidir. Türk Dili ve Edebiyatı’nın en önde gelen adıdır. 1953, 1955, 1957 yıllarında kendi isteğiyle ve devlet olanaklarıyla yurt dışı gezileri yapmış, çeşitli kongrelere katılmıştır.
“Sanatın siyasal iktidar ve siyasal alan karşısında ilk kez bu dönemde belli bir özerklik kazandığını belirtmiştim. Ama Tanpınar'ın aradığı güvenli, güvenceli özerklik değildi bu. Sanatçı devletten özerkleşiyor, hatta özgürleşiyor, ama 30'lu ve özellikle 40'lı yıllarda edindiği kurumsal güvenceleri de (yurt içi ve yurt dışı burs, sergi ve yayın imkânı, idari görev, parlamento üyeliği, elçilik) yitiriyordu. Bu kopuş, bütün bir dönem boyunca Türkiye'nin kültürel Batılılaşmasının göstergesi ve ölçütü sayılmış olan klasik müzik alanında izlenebilir. Türkiye'nin ilk klasik Batı müziği bestecileri olan "Türk Beşleri"nin (Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Necil Kazım Akses) Rey dışında hepsi, 1923'ten sonra devlet bursuyla Paris ve Viyana'da eğitim görmüşlerdi; (…)” (O. Koçak, 1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları, Kemalizm, s 406-407)
Koçak böyle yazıyor… 1950 sonrasında “Türk Beşleri”nden bile esirgenen yurt dışı geziler, resmi görevler vb. Tanpınar’a en az üç kez arka arkaya sunulmuş… Tanpınar’ın bu olanağı elde etmek için birçok milletvekiline, yetkili yerdeki eş dosta yalvar yakar içerikli mektuplar yazmış olması da işin başka bir boyutu…
Tanpınar’ın yazın yaşamı baştan sona yakından incelendiğinde, kendi deyimi ile “yekpâre” bir bütünlük göstermediği de çok açıktır…
Orhan Koçak’ın devletin kültür ve eğitim politikalarının belirlenmesinde kendisini geriye çektiği, kültür ve sanata belli özerkliğin sağlandığı bir dönem olarak tanımladığı Demokrat Parti’li yıllarda bu özerkliğin başka birçok belirtisinin yaşandığını da biliyoruz... 19 Kasım 1951 tarihinde Meclis’te yapılan gizli bir oturumda Askeri Yargıç Şevki Mutlugil olarak tanıtılan bir kişi, Meclis’e Köy Enstitüleri’nin nasıl bir komünist yuvası olduklarını açıklayan ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu bilgiler arasında ABD’de yerliler arasında ilkel site araştırması yapmış Niyazi Berkes’in Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne getirilip konuşturulduğu, Köy Enstitüleri’nde köy müziği bestelerinin sol elle yapıldığı, Hasanoğlan Köy Enstitüsü müzik salonunun orak şeklinde kurulmuş olduğu da vardır. Askeri savcının verdiği adlar ve kanıtlar arasında, Çifteler Köy Enstitüsü’nde öğrencilere Kiromozof Kardeşler (dava dosyasına Karomozov adı Kiromozov olarak geçmiştir –bizim notumuz-) adlı komünizm propagandası yapan bir kitabı okutmuş olan Asiye Eliçin hakkında süren yargılama da bulunmaktadır.
Aynı yıllarda, Yunanistan’a, 1944 yılında başlamış iç savaş nedeniyle, 1947 tarihli Truman Doktrini uyarınca bolca ABD yardımı akıtılmaktadır. Sol kanattaki antifaşist direniş örgütü ELAS’ın savaşı yitirmiş olmasının nedeni de, birçok kaynak tarafından bu ABD yardımı olarak gösterilmektedir. Türkiye’de de Yunanistan’da olduğu gibi bir “kızıl tehlike”nin varlığı, iktidar tarafından kanıtlanmaya çalışılmaktadır.
Saygın edebiyat eleştirmenimiz Koçak da bu iktidarı, kültür ve sanata özerklik tanıyan bir iktidar olarak tanımlamaktadır.
Meclis’in aynı oturumunda söz alan Reşat Şemsettin Sirer, kendi bakanlığı döneminde muhalif milletvekili olan Adnan Menderes’e Köy Enstitüleri’ni kapatmak için nasıl mücadele etmiş olduğunu aktardığını ve yıllar önceden onunla iş birliği içinde olduklarını açıklayacak, söz alan Menderes de “çabasını desteklemenin bir ülke görevi olduğunu, kendisini tebrik ve teşvik ettiğini” söyleyecektir (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 628)
Orhan Koçak’ın “kendiliğinden gelişmelere açık” bulduğu 70’li yıllarda kullanılmaya başlanacak tarih kitaplarına, Türk-İslam sentezci bir anlayış egemen olmuştur. 1976 tarihinde İbrahim Kafesoğlu’nun hazırladığı tarih kitabına bir önsöz yazan Talim Terbiye Kurulu Başkanı Rıza Kardaş, amaçlarının eğitimi “milli bir hüviyete büründürmek” olduğunu söyleyecektir (E. Copeaux, agy, s 117). Talim Terbiye Kurulu’nun Başkanı, önceki dönemlerin eğitimini “milli” bulmamış olmalıdır. 1994 yılından sonra da tarih kitaplarının terazisi İslam tarihinden yana eğilecektir (E. Copeaux, agy, s 119)…
Copeaux’nun okullarda okutulan resmi tarih kitapları için 1976 yılı ve İbrahim Kafesoğlu’nda bulduğu “Türk-İslam sentezcisi” tarih anlayışının devlet politikaları içinde egemen olma tarihiyse daha eskilere dayanır. 1969 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “Devlet Kitapları” başlığı altında “1.000 Temel Eser” olarak basılmıştı. O yapıtlarda da Türk-İslam sentezci bir bakış açısı egemendir. Kitapların girişinde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem’in birer giriş yazısı bulunmakta, ancak Atatürk’le ilgili bir fotoğraf ya da yazı yer almamaktadır.
1990’lı yılların sonundan ve 21. Yüzyıl’ın başından itibaren de devletin kültür ve eğitim felsefesine dini öğelere ağırlık veren bir yaklaşım egemen olacaktır. Copeaux, bu yaklaşımın tarih kitaplarındaki üstünlüğünü 1994 yılına kadar götürür…
Copeaux, tarih kitapları üzerinden yaptığı araştırma sırasında, “Kemalizm’le Türk-İslâm sentezci” görüşlerin birbirinden çok ayrı olduklarını (agy, s 120-121), “Atatürk döneminde Turancılığın tüm ifade biçimlerinin yasaklandığını” (agy, s 177), Türk-İslam sentezcileri tarafından üzerine yoğunlaşılan Malazgirt Zaferi’nin (agy, s 218) ve “Haçlı tehlikesi” öğesinin 1945 sonrası öne çıktığını (agy, s 145), bu dönemden sonra tarih kitaplarında “Kemalist ideolojik düzeneğin kalmadığını” (agy, s 157-158), 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye kültür ve eğitim politikalarını yukarıdan denetlemek için kurulmuş Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’nda, Aydınlar Ocağı kurucusu ve Türkiye gazetesi yazarlarının etkin olduklarını (bu yazarlar Yeni Forum’da CIA ajanı Paul Henze ve Graham Fuller ile birlikte yazı yazmaktadırlar ve dergi, ABD’nin CIA benzeri NED adlı örgütünden para yardımı almaktadır –bizim notumuz-), “Aydınlar Ocağı ya da Türkiye gazetesi gibi, Kemalizm içinde yer almayan ideolojik akımlar” olarak tanımladıktan (agy, s 121), 1990’lardaki tarih kitapları yazarlarının AKDTYK üyesi bulunduklarını, bunlardan Altan Deliorman’ın Aydınlar Ocağı kurucu üyesi de olduğunu (agy, s 125), bu yazarların özel sohbetlerinde “Kemalizm’den kurtulabilseler mutlu olacaklarını” (agy, s 88-89) söylediklerini, Türk-İslam sentezciliği ile kültür ve eğitim alanında baş göstermiş “fetih” kavramının “Kemalist olmayan bir kimlik olayı” olduğunu ekler… Sonuç bölümünde de “Kemalizm’den farklı olarak, Türk-İslâm sentezi, sağcı, tutucu ve milliyetçi bir akımdır” (agy, s 409) diye bir kez daha vurguladıktan sonra, tüm bu söylem karşıtlıklarının “ayrıca ders kitabı yazarlarından, yayıncısından ve seslendiği kitlenin eğitim düzeyinden bağımsız olarak, toplamında uyumlu bir söylem (-altını biz çizdik-)” (agy, s 415) olduğu kararına varır.
Copeaux’nun Türkiye ve Türk kimliği karşısındaki duruşu, Şark ve Türk’ü “aşağı” görme alışkanlığı satır aralarına gizlenmiş gibidir. “Aralık 1912’deki Londra Konferansı Türkler’in Avrupa’dan neredeyse tamamen atılmalarını onayladı” (agy, s 38), “1914’te, Osmanlılar neredeyse tamamen Avrupa’dan püskürtülmüşken…” (agy, s 45)”, “Balkanlar’daki Osmanlı varlığının olağandan uzun sürmesi…” (agy, s 326)
Copeaux, tüm kitap boyunca Türk toplumunun tarihsel yapısı ve gelenekcil yaşamıyla ilgili bölümlerde sözü edilmiş “hoşgörü, adalet duygusu, kadın-erkek eşitliği” gibi konuları “var olduğu öne sürülmüş Kemalist iddialar” olarak değerlendirir. Bu konuda kuşkudan öte, bu tür yaklaşımların Türk ya da İslam toplumunda olamayacağına ilişkin bir yargının da sahibi gibidir. “Türkler’in ebedi hoşgörüsü, adalet duyguları, Türk toplumlarında var olduğu öne sürülen kadın-erkek eşitliği üzerine Kemalist iddiaları, Türk-İslâm sentezi yararına benimsemişlerdir” demektedir. (E. Copeaux, agy, s 410)
Bir başka Batılı aydın, Karl Marks ise, Copeaux gibi düşünmemektedir… Vera Zasuliç’e mektubunda “toprakta özel mülkiyetin yokluğu tüm Doğu’nun anahtarıdır” demektedir. (K. Marks, F. Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s 142)
Orhun Anıtları’nda kazı yapan Leon Cahun, kendi bulguları ışığında Türkler’de “adalet duygusu, kadın-erkek eşitliği, örgütlenme, hiyerarşi ve disiplin” olduğunu söyleyince, bu nitelikler Copeaux tarafından “Türkler’in yüceltilmesinde kullanılan formüllerin benzerliği” olarak nitelenecektir (E. Copeaux, agy, s 36).
Copeaux, bu tür nitelikleri Şarklı bir topluma yakıştıramıyor olmalıdır. Kurduğu mantıktaki Cahun’un söylemi ile Türk tarihçilerinin ders kitaplarındaki söylemi arasındaki “yüceltme formülleri”nin yakınlığına bakılırsa, Cahun‘un 1896 yılında yazdığı yapıttan (Introduction a’ l’historie de l’Asie. Turcs et Mongols des origines a’ 1405, Paris 1986) önce, 1931 yılından sonra yazılmış, Türk tarih tezini içeren ders kitaplarını okumuş ve kendi buluşu sayılan önemli yapıtını ondan sonra yazmış olmalıdır!
20. yüzyılın son on yılında ve 21. Yüzyıl başında ivme kazanan bir kültürel kampanya ile “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yönelik eleştirilerden Köy Enstitüleri de kendi payına düşeni almış, “komünistlik” suçlaması ile kapatılmış Köy Enstitüleri bu kez “faşistlik” mertebesine sıçrama yapmıştır.
Asım Karaömerlioğlu’nun 1993 ile 1998 yılları arasında Ohio State Üniversitesi’nde yaptığı doktora çalışmasının ürünü olan “Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı yapıta göre, Kemalistler, köylü sorununun başlarına bela olabileceğini düşünerek köylüye yönelmişlerdir! “Tarımsal yapıların çözülmesinin, yani köylü sorununun, büyük sorunlar ortaya çıkarabileceği düşünülüyordu. Bu nedenle de Kemalist yönetici seçkinler köylülüğü de içerecek bir halkçılık anlayışına yöneldiler.(…) Aslında bütün bu endişelerin ortak noktası, olası bir köylü hareketinin siyasal rejime karşı bir tehdit oluşturması ya da siyasal katılımı sahiden genişletmeye dönük taleplerin çoğalmasıydı. Böylesi bir gelişme yönetici seçkinlerin iktidar tekelinin sorgulanması ve tartışılmasına yol açabilirdi.” (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, s 12)
Karaömerlioğlu’na göre, Osmanlı döneminde, halkla devlet arasındaki boşluğu Müslüman cemiyetler ve tarikatlar doldurmaktadır (Karaömerlioğlu, agy, s 46). Cumhuriyet yönetimi, tarikatlara ve dine dayalı şeyhlik sistemine yönelik bazı girişimlere başlayınca demokratik açılımların da önü kapanmıştır. “Bu nedenle söz konusu halkçılık kavramının, daha başından demokratik açılımların önünü tıkayıcı bir işlev gördüğü rahatlıkla söylenebilir.” (Karaömerlioğlu, agy, s 47) Asım Karaömerlioğlu’na göre, Köy Enstitüleri büyük toprak sahipleri ve toprak ağalarıyla da birçok konuda iyi ilişki içerisinde olmuşlar, onlarla iş birliği yapmışlardır (agy, s 100).
Gazetedeki köşesinde Köy Enstitüleri’ni “faşist bir müessese” olarak tanımlayan Engin Ardıç, esin aldığı kaynağın Asım Karaömerlioğlu olduğunu da yazacaktır…
“Eğitime Yüklenen Siyasal İşlevler” başlığı, kimi kez eğitim dışındaki alana, kültürel karmaşaya da kısa bir bakış atmayı gerekli kılıyor…
’Turan’dan ‘Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük adlı yapıt, Günay Göksu Özdoğan’ın 1990 yılında İngiltere’de London School of Economics’de yaptığı Endüstriyel İlişkiler dalı doktora teziyle oluşturulmuştur. Yazarın kendisi Türkiye’de öğretim görevlisi olarak çalışırken tezin bir başkası tarafından Türkçe’ye çevrilmesi ve özgün yazılışından on bir yıl sonra, 2001 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanması dikkat çekici bir hikâye durumundadır.
Özdoğan, “Kemalist ulusçuluk” ile aynı kaynaktan beslendiğini söylediği “Türkçü ulusçuluk” arasındaki ilişkileri çözümlerken kimi kez “Türkçü ulusçuluğu”nu, 1930’ların politikasından beslenmiş bir düşünce (agy, s 16) olarak tanımlarken kimi kez de Kemalist liderliğe meydan okuyan bir “karşı-tez” olarak anlatır. “…Atsız ve arkadaşlarının ırkçı seçkinciliği, siyasal seçkinlere atfettikleri belirleyici tarihsel rol, ‘algılanması mümkün karşılıklı ilişkiler’i hiçbir şekilde dikkate almayan irrasyonalist ve adeta tarih dışı yaklaşımları, faşist bir ideolojinin açık işaretleriydi. Ve Mannheim’in saptadığı genel eğilime uygun olarak, bu faşist ideolojinin, tek-parti dönemi Türkiyesi’nin özgül durumunda Kemalist liderliğe meydan okuyan bir ‘karşı-ideoloji’ olarak ortaya çıktığı söylenebilir.” (Günay Göksu Özdoğan, agy, s 199-200) Bu tanımlama ile kitabın giriş kısımlarındaki iki düşünceyi birbirine oldukça yakın bulan değerlendirmenin aynı metin içindeki duruşları önemli bir karşıtlık yaratmaktadır. “Bir başka deyişle Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki Pan-Türkçülük kısmen bizzat Kemalist ulusçuluk tarafından beslenmişti.” (G. G. Özdoğan, agy, s 40)
Kitabın bütünlüğünü büyük ölçüde bozan ve önemli bir düşünce kırılmasını işaret eden bu ikili yaklaşım, özgün metnin çevirisi sırasında ya da sonradan yapılmış bir müdahale olasılığını düşündürmektedir.
Orta Doğu politikalarının bir işgale doğru evrilmeye başlandığı 20 yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl’ın ilk on yılında “Erken Cumhuriyet Dönemi”ne yönelik eleştiri furyasında yer almış diğer bir yapıt ta Taha Parla’ya ait, “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm”dir. Kitabın önsözünde, “bütünlüklü Kemalizm”i ile akraba ve dolayısıyla da “zaman zaman, yer yer de faşizan ve faşist tonları ve dozları” (agy, s 7) içeren korporatizminin kurucusu sayılan Ziya Gökalp, ilerleyen bölümlerde Rousseau ve Kant’tan da esin almış hümanist, eşitlikçi, dayanışmacı, “içtimai halkçılık”tan yana bir dünya görüşünün sahibi olarak tanıtılmıştır.
Kemalizm’i “kültürel” ve “siyasal” parçalara ayıran Parla, kültürel kısmını, laiklik, akılcılık, köktenci kültürel reformculuğu ile ilerici bulur ve kalıcı olmasını gerekli görürken “otoriter, devletçi, tek-partici” siyasal kısmın savunulamayacak bir siyasal ideoloji olduğunu belirtir, “’Kültürel Kemalizm’, özellikle laikliği, akılcılığı, köktenci kültürel reformculuğu ileri ve kalıcılığı korunması gereken bir ideoloji ve harekettir.” (T. Parla, agy, s 10)
Taha Parla’nın 1989 yılında yayınlanmış kitabındaki “kültürel Kemalizm”e karşı gösterdiği bu hoşgörü, 2001 yılında yayınlanmış İletişim Yayınları’nın Kemalizm cildine verdiği yazıda sona ermiştir. “Ne var ki, siyasal Kemalizm’in rasyonalizasyonunda verilmek zorunda kalınan bu ödünlere koşut bir ‘ayarlık’ (‘aymazlık’ karşıtı olarak kullanıyorum), kültürel Kemalizm’in değerlendirilişinde henüz pek görülmüyor. (…) Evet, Kemalizm siyaseten modern ve demokrat olmayabilir, ama bize Batı’yı/çağdaşlığı, bilimi, laikliği/sekülerliği, hatta Türk Rönesansı’nı ve reformlarını getirmedi mi diye, yanıtı içinde bulunacak biçimde soruyorlar. (…) Bu Kemalistler’in/Atatürkçüler’in son çekilme çizgisi, son hattı müdafaası. Ve benim burada sorgulamaya çalıştığım da bu.” (T. Parla, Kemalizm, Türk Aydınlanması, Kemalizm, s 316) Geriye çekilenler karşısında hücum edenlerin kimler olduğu Boğaziçi Üniversitesi gibi önemli bir kültür merkezinde bölüm başkanlığı yapmakta olan bilim adamımızın tavrından, Taha Parla’nın 1989’dan 2001 yılına, on yıl içinde değişen çizgisinden belli değil mi? Bilimin çözümleme çabaları, gerçekçiliği, böylesine değişken, böylesine birbiriyle çelişkili olabilir mi?
“Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yönelik eleştirilerden Köy Enstitüleri de kendi payına düşeni alırken, bu eleştirilerde ortak paydanın, enstitüler ve diğer uygulamalın “her şeye kadir merkezi bir özne” tarafından gerçekleştirilmiş olduğu öngörüsüne dayanmaktadır. Bu eleştiriler, günümüz politik tartışmalarında da “formatlanmış nesiller” yetiştirme çabası olarak farklı bir biçem kazanmıştır.
Tarihimiz ve kültürümüz karşısındaki öznel tavır ve ucuz yargılarla hareket etme alışkanlığı aydınlarımızın birçoğuna bulaşmış bir çağ hastalığı gibidir… Bir edebiyatçı arkadaşım, edebiyat dünyamızın en saygın eleştirmenlerinden ve deneme yazarlarından birisine Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ünden söz eder. Karşısındaki duymamıştır böyle bir kitabın adını… “Mahmut Makal sizin köylü müydü?” diye sorar…
Şimdi, dünyanın bir başka köşesine biraz dikkat çekmek istiyorum. Düne kadar, ABD emperyalizmi Latin Amerika ülkelerini darbe üstüne darbe yaptırarak, milyonlarca insanın kanını akıtıyor, yer altı-yerüstü kaynaklarını sömürüyordu. Bugün, Latin Amerika, ABD’nin burnunun dibinde, ABD emperyalizmine ve onun politik oyunlarına kafa tutuyor… Chavez’den Morales’e tüm Latin liderlerin ana hareket noktaları, yerli kültürü, kendi halk kültürleridir.
Emperyalizmin en kanlı oyunlarını oynadığı, bebeklerin bombalarla parçalandığı Doğu’da, tarihini bilmeyen, halkından kopuk aydınların bir türlü beceremediği muhalefetin örneklerini Latin Amerika’da görebiliyoruz.
Önce tarihimizle barışmak, halkın bakış açını anlamamız gerekiyor. Mustafa Kemaller, Tonguçlar, Karacaoğlanlar, Yunus Emreler, Pir Sultan Abdallar doğurmuş, seyirlik köylü oyunlarıyla, Karagözle, Keloğlanla, Nasreddin Hocayla çıkarcı iktidar dillerine ve zulme karşı direnmeyi başarmış Anadolu ve Rumeli, anlayış ve uyanış bekliyor…
Dünyanın en özgün, özgür ve üretici eğitim süreci olarak tarihimizde onurlu bir yer tutmuş Cılavuz Köy Enstitüsü’nde yetişmiş bir anne ve babanın çocuğu olarak hepinizi saygıyla selamlıyorum…
Kaynakça:
Alper Akçam, Anadolu Rönesansı Esas Duruşta, Arkadaş Yayınevi, 2009,
Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2006,
Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, 3. Basım, Ekim 2007, İzmir,
Etinne Copeaux, Tarih Kitaplarında (1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk – İslâm Sentezine, Çeviren Ali Berktay, İliteşim Yayınları, 1. Baskı İstanbul 2006,
Günay Göksu Özdoğan, “’Turan’dan ‘Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), Çeviren İsmail Kaplan, İletişim Yayınları, 3. Baskı 2006, İstanbul,
K. Marks, F. Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Çeviren Mihri Belli, Sol Yayınları, 3. Baskı Eylül 1992,
Mustafa Oral, Türkiye’de Romantik Tarihçilik -1910-1940-, Asil Yayın Dağıtım, 1. Baskı, 2006,
Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, Yayına Hazırlayan Ruşen Sezen, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2005,
Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, Büke Kitapları, 1. Baskı, Mart 2006,
Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim Yayınları, 5. Baskı, 2005, İstanbul,
*Alper Akçam’ın Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Topluluğu ile Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesi’nin birlikte düzenledikleri 28 Kasım 2012 tarihli toplantıda yaptığı konuşmadır.
alperakcam@gmail.com, alperakcam@facebook.com , www.alperakcam.com