ÜMİT KAFTANCIOĞLU’NU ANARAK ÇOĞALTACAĞIZ, ANARKEN ÇOĞALACAĞIZ…
“Bahar mevsiminin filizlendiği günlerden 11 Nisan 1980. Her gün olduğu gibi o günde önce kızı Pınar'ı okula bırakacak sonra TRT'ye gidecektir. Arabasına yönelir, kızı Pınar 7-8 metre uzağındadır. Arabasının camını silmeye başladığı sırada, katillerinin "Sen Ümit Kaftancıoğlu'musun?" sorusuyla karşılaşır. Yaşamının son iki kelimesi dökülür dudaklarından: "Evet benim!"
Ve namlulardan 16 kurşun sayılır Kaftancıoğlu'nun bedenine. Korkudan titreyen Pınar annesine koşar. Uzun bir sessizlikten sonra koşuşturma başlar sokakta. Ambulansta defalarca kızı Pınar'ı sayıklar: "Pınar, Pınar!...." (Öztürk Tatar)
Ümit Kaftancıoğlu’nun tek suçu, halkından yana olmaktı. Halk türkülerini, halk anlatılarını derlemek, onların öykülerini, romanlarını yazmaktı…
Ümit Kaftancıoğlu ve diğer Köy Enstitülü yazarlar, içinde doğup büyüdükleri Anadolu kırsalının dilini, şenlikçi, direnişçi ve imececi kültürünü yeniden doğuşa uğratarak tekil dilli ortaçağ karanlığına karşı savaş açmışlardı. Onların Tonguç babası, “Biz Anadolu’da karanlığa karşı savaşıyoruz” demişti. Kaftancıoğlu’nu evinin önünde kurşun yağmuruna tutan akıldan yoksun it soyu tetikçiler, diğer Köy Enstitülü yazarların yapıtlarını “Köy Romanı” yaftası ile karalayıp kitapçı raflarından indiren seçkinci, taklitçi edebiyat çevreleri, Anadolu’nun yeniden karanlık bir çağa sürüklenme oyununda kullanılmış olduklarını hiçbir zaman anlayamayacaklar.
Bize düşen, Köy Enstitüleri’nin ve Enstitülü yazarların ülkeye, kültür ortamımıza kattıklarını devrimci bir bakışla çözümlemeye çalışmak, o güzel insanları anarken çoğaltmak, anarken çoğalmayı başarmaktır.
Halk Kültürü Üzerine
“Rabelais’nin imgelerini daha çok halk kültürüyle ilişkileri içinde inceledik. İlgilendiğimiz şey, bu kültür ile resmi ortaçağ kültürü arasındaki temel mücadeleydi.” (Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 471)
Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında, Batı dünyasını kültürel ve ekonomik alanda büyük gelişmelere uğratmış Rönesans ile halk kültürü arasındaki ilişkiyi Rabelais romanını kaynak alarak çözümler. Rabelais romanının Batı Rönesansı için çığır açıcı bir yeri olduğu bilinir. Rabelais’in açtığı yoldan Cervantes’ten Goethe ve Shakespeare’e diğer Rönesansçılar geçecektir.
Rabelais, ortaçağın tekil dilli, korku içeren söylemine karşı, halk yığınlarının belirli şenlik günlerinde doruğa ulaşmış şenlikçi çoklu imge sistemini üstkültüre taşımış, bir tür yenidendoğuşa uğratmıştır. Rabelais romanının ana dokusunu, grotesk halk kültürü oluşturur.
Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı “karnavalcılık” geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57.)
Anadolu’da, halk kültürünün “grotesk” öğelerinin yazınsal alanda ve ülke kültüründe yaşam bulmasını sağlayan Köy Enstitülü yazarlar olmuştur.
Enstitülü yazarlarımızın ana damarını oluşturan halk kültürüne ait şenlikçi ve imececi özellik, ne yazıktır ki, eleştiri ortamımız tarafından hemen hiç algılanamamıştır. Seçkinci, derebeyci anlayışı yansıtan bir aydın kesimi, edebiyatımızda halk kültünü öğelerini taşıyan yapıtları “Köy Romanı” yaftası ile karalayıp dışlamış ve türün kanon diyebileceğimiz genel anlayış içinde gözden düşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu yapıtların savunuculuğunu yapmış diğer kesim de, türün yalnızca “halkın çile ve sıkıntılarını yansıtan” bir tarzı benimsemiş olduğunu söyleyerek ve türe ait yapıtları kaba bir “toplumcu gerçekçilik” başlığı altında toplayarak onları değersizleştirmiş, yavan ve kuru bir yergicilikle eşdeğer tutmuşlardır. Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllardı toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir”. (Rabelais ve Dünyası, s 20)
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, halk kültürü içinde de kendisine yer edinebilmiş dogmaya, tekil ve teolojik bildirimlere karşı, cins ayrımı gözetmeyen, tüm kutsal kavramlarla dalga geçen bir tutumu, gülmeceyi, tuhaflıkları öne çıkarmışlardır. Öncelikle vurgulanması gereken başlık budur… “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)
Edebiyatçı Ümit Kaftancıoğlu
Ümit Kaftancıoğlu, özellikle halk anlatı geleneği üzerinde durmuş, halk hikâyeleri, halk türküleri derlemeleri yapmıştır.
Edebiyat alanında verdiği yapıtlarda da bu anlatı geleneğinin ve halk yaşam biçiminin izleri açıkça görülür. Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir.
Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır...
Roman kahramanı, Türkmen köylüsü Aşır, yanına yoksul köylülerini de alarak çalışmak üzere Sünni köyü olan Gunzulut’a gelmiştir. Gunzulut köyünün imamı, namazdan sonra vaaz verirken, köylerine abdest namaz bilmeyen Alevilerin geldiğini öğrenmiş, bunun üzerine hükümetin okunması için gönderdiğini söylediği bir metni okumuştur. Necat-ül-Müminin adını verdiği bu metne göre, Peygamber Efendimiz bir köyden geçerken bir beynamazın köyün pınarından su içmekte olduğunu görür. Hemen arkasından, yeşilliği, güzel camisi, inancıyla cennete benzetilen köy, arka arkaya gelen sel, yangın, yer oynaması ile yok olur gider… İmamın bu anlatısına Gunzulut köylüleri çeşitli şekilde karşı çıkarlar… Sonunda imamla ortak bir yol bulabilmek için, köylülerden Yonuz ağa Türkmen’leri camiye getirmeye ve namaz öğretmeye söz verir. Türkmen köylüleri Yonuz ağanın arkasında, korka korka, onun ve önlerindeki sıranın her yaptığını yaparak yatar kalkarlar. Namaz bitiminde Yonuz ağa bir takla atar. Saskaralı Türkmenler de… Yonuz ağa üç takla daha atar; Türkmen köylüleri de onu izlerler. Camideki diğer köylüler gülmekten kırılırlar (Yelatan, s 284)…
Romanın erkek kahramanı Aşır ölmüştür. Kızı Miyese ağlayarak, çırpınarak girer ölü evine. “Baba bizi böyle koyup da mı gidecektin, sözün böyle miydi? Babaaam!...” (Yelatan, s 295). Evi dolduran kalabalığın yarısı ağlarken yarısı gülmeye başlar; elini ağzına kapatan kahkahayla gülmek için dışarı fırlar. Ölü evinin avlusu bir anda düğün evine döner.
Rabelais romanının, Rönesans ve grotesk halk kültürünün ana öğelerinden olan “sansürsüz cinsellik” Yelatan’da yoğun bir biçimde yer alır. Romanın kadın kahramanı Gülü, Ardahan’dan çok çocuklular için dağıtılan yardım parasını kavga ederek alıp köye dönmüştür. Başına hasetle toplanan köylü kadınlara şöyle bağırır: “Kız ne dikiliyorsunuz? Dikilinecek gidin, ergişileriniz evde ….lin, ….lin siz de para alın ay!...” (Yelatan, s 221). Köyün kahramanlarından Yarımağa Civciv’le konuşmaktadır: “Seninki arka arkaya yumurtluyor. Hepsi de horoz. Ver karını Aşır’a da çıkarsın iki yumurta.” (s 24),
Yelatan, öksüz, yoksul, başkasının evine sığınmış Gülü’nün Aşır’a ikinci karı olarak iki çuval una satılmasıyla açılır, yoksulluk, açlık içinde geçen yıllardan sonra, Ardahan kaymakamına kafa tutan, ekmeğini taştan çıkaran, çocuklarını arka arkaya Cilavuz Köy Enstitüsü’ne gönderen bir kadın kahraman olarak yapılanmasıyla taçlanır. Kadını ikincil cins gören ortaçağ anlayışına, Şark toplumuna seküler bir yaşamı yakıştıramayan ve bu doğrultuda atılmış her adımı “darbecilik”, “tepeden inmecilik” olarak tanımlayan Şarkiyatçı ve yerli sahte aydınlara karşı Anadolu’da seküler yaşamı içselleştirerek kaleme alınmış bir anıtsal roman gibidir… Yelatan’ın 252. sayfasında yer alan ata anlatısında at binip kılıç kuşanan kadınlardan övgüyle söz edilir. Gülü, kocası Aşır’a şöyle seslenir: “Kötü mü, seni ben dolandırıyorum, ben. Hem erkek hem karıyım. Gece karı, gündüz ergişiyim.” (s 226)
Yelatan dağı, Klasik Yunan kültüründeki Olympos’a, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları’ndaki Evliyatepesi’ne benzer. Yelatan, hem bir dağ, hem bir yarı Tanrı, hem yazgısıyla kavgalı insanın kendi iç dünyasında kurduğu, her sorunda iç tartışmalar açtığı bir metafor gibidir. Erkek çocuğu olmayan Aşır’a kardeşi Hüseyin “adam olsaydın Tanrı sana oğul verirdi” deyince, Aşır Yelatan’a el açıp kavgaya durur. Hem bir yakarış, hem bir başkaldırı vardır davranışında. Kadın kahramanlardan, Aşır’ın ilk karısı Güldene de üstüne kuma gelince Yelatan’ı konuşur: “Dur, dur ben o Yelatan’a Yelatan demem, sana bir ekmeğe el açtırmazsa! Dur o gününü de oynarım.” (s 51)
Aşır’ın işleri ters gider, malını mülkünü satıp Sarıkamış’ın bir köyüne göçmek zorunda kalır. Yine Yelatan’a seslenir: “Yıkılasın seni Yelatan!” Karısı Gülü uyarır: “Tövbe de tövbe. Yelatan öyle bir hal eder ki, ayağını başından aşırır.” (s 95).
Romanın sonunda, ölümün eşiğindeki Aşır yerinden Gülü’nün yardımıyla kalkıp evini dolanır, en son Yelatan’a uzun uzun bakır. Yattıktan sonra ve ölmeden hemen önce, dudağından son dökülen sözcük de Yelatan’dır.
Yalnız kahramanlar değil, anlatıcı için de kutsal bir kavramdır Yelatan (Bahtin’in çoksesli Dostoyevski romanının ana özelliklerinden biri olarak gördüğü, anlatıcı düzlemiyle kahramanlar düzlemi arasındaki özdeşlik). “O Yelatan ki, yarı Tanrı, yarı canavar! El açanın yönünü çevirenin dileğini veren, yazın baharın otun, çayırın kaynağı, cenneti…” (s 57), “Ölüm yoktur, sıkıntı yoktur Yelatan’a canını ulaştırana” (s 58).
Çeşitli halkbilim çalışmalarıyla tanıdığımız Ümit Kaftancıoğlu bir “özdeyiş dili” kurmuştur. Her sayfada, her paragrafta ayrı bir özdeyiş yerleşmiştir. “Köprüden o yanı ki, âleme neyse, halama da o.” (Yelatan s 7) “Kara inek karlık günü buğdaya gelirmiş” (Yelatan, s 16), “Keçi dağda kıl haralda” (s 29), “Haso dışarı çıkmıyor, kurt içeri girmiyor” (s 29), “düşen çama baltayla koşanlardan oldun” (s 30), “dere tenha, tilki bey” (s 49), “Kırat kazığı çıkarır, kendi kıçına değer.” (s 51) “Okunu atıp da yayını saklama (s 63) –bu özdeyiş Dursun Akçam yapıtlarında da sıkça kullanılır-, “Yiğit bin yaşar, fırsat bir düşer” (s 78), “Bir gün poşanın işi paşaya, bir gün de paşanın işi poşaya düşer” (s 176), “don ıslatmadan balık tutuyor” (s 239) –Kuzeydoğu Anadolu nehirlerinde, bol taş, kaya vardır; balık, taş altlarından, kaya kovuklarında elle tutulur-, “Karıların ağzına ver yemişi, alt yanına ver kamışı.” (s 288 - Özdeyişler arasında da grotes cinsellik açıkça görülür-)
Bu yazın tarzı, Bahtin’in Rönesans romanı çözümlemelerini anıştırır: “Rabelais dil öğelerinin büyük kısmı, sözlü kaynaklardan alınmıştır; bunlar, halkın basit hayatının derinliklerinden süzülüp gelen saf sözlerdir.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 491)
Köy Enstitülü öğretmenlerin Sazkara’ya gelişinden ve öğretmenlerle ilgili çıkan dedikodulardan sonra köy düğünlerinde oynarken söylenen türkülere de ayrı bir renk gelmiştir (s 285): “Odun attım oduma / Odun değdi buduma / Kırgızlar’ın kokmuşu / Sıçtı öğretmenin adına (dışkı da Rabelais romanının başat öğelerindendendir)…
Sallan da gel sevdiğim / Yelatan yamacından/ Öğretmen mi olurmuş / Sazkara’nın acından…”
Yelatan’da lakapsız kahraman yok gibidir. “Burada Rabelais’in sözlü biçeminin dikkat çekici bir özgüllüğüne değiniyoruz: Onun özel ve cins adları arasında, modern edebi biçemde görmeye alışkın olduğumuz gibi kesin bir ayrım yoktur. Bu, özel ve cins adları ayıran çizgilerin belirsizleşmesinin, övgü-sövgünün bir takma ad altında ifade edilmesi gibi bir amacı vardır. Başka bir deyişle, eğer bir özel ad, sahibini niteleyecek şekilde açık bir etimolojik anlama sahipse, artık bir özel ad olmaktan çıkar, takma ad olur.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 493) Dabak Mahmut, Yarımağa, İsli, Bıdılı, Çakal Hasan, Kişmiş Halte (Kürt) Loplop, Hırsız Hamza, Dudu diye sıralanır Yelatan kahramanları.
Halk anlatıları ve sözlü kültür derlemesiyle tanıdığımız Kaftancıoğlu, Yelatan’da da Bahtin’in Batı Hıristiyan kültürü için önemli kaynaklar olan Menippea’lara benzeyen halk okumalarından söz eder. “Ahmediye, Hayber Kalesi, Hüsniye, Teber, Kerem, Hanefiye, Muhammediye, Kerbelâ, Kerbelâ’nın Öcü, Kan Kalası, Cabbar Kulu, Abbasiler”…
Halklar, kültürler arası bir şenlik kurmuştur Kaftancıoğlu. Sarıkamış’ın Kotanlı’sından Sazkara’ya kardeşinin karısı ve çocuklarını geri götürmek için gelen Üseyin, yolda Gülü ve çocuklara eziyet eder, onları arabaya bindirmez, elindeki değnekle döver. Önce Çamçavuş’un Terekeme köylüleri, arkasından Hoçuvan’ın Sığırpert köyünün Kürtleri, Üseyin’i eşek sudan gelene kadar döverler. Kürt köylüsü Kişmiş Halte’nin oğlu öküzleriyle günlerce süren yol boyunca kafileye eşlik eder, onları köylerine kadar getirir. Orada Türkmen kadını, Gülü’nün komşusu Güldeste Kürdoğlu’na yemek çıkarır. “Ye ayaklarına kurban olayım senin, sen Hızır mısın, Ali misin, nesin? Sen ye ki, benim evimin beti-bereketi arta” (s 137)
Sazkara köylüsü Kürt delikanlıya bir şenlik karşılaması kurmuştur… Cıdık, istediği kızını beğenmesini söyler; diğer köyüler kızlarıyla dalga geçince de Cıdık öfkelenir. “Benim kızlarımı beğenmediyseniz, kendi ananızı, karınızı verin” (s 137).
Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönemeç adlı kitabındaki öyküler de, onun yapıtlarındaki karnavalcı gücü, grotesk halk kültürü yoğunluğunu gösterebilmek için önemli bir başvuru kaynağı olarak görülebilir. Kitapta yer alan Kara Kotan adlı öyküde, öykünün adı kotan denen toprağı sürme gereciyle ilişkili olsa da, öyküde toprak sürme eylemiyle ilgili bir edim yoktur. Yeter’le kocası Loplop arasındaki cinsellik, kotanın toprağı sürmesiyle koşut gösterilmektedir.
Yeter, tarla keşfi için köye at binip gelecek yargıçları on beş kilometre öteden yayan getirecek kocası Loplop’u beklerken su ısıtmıştır. Tavukları kesip temizleyecek, yemek için pişirecektir. Isınmış suyla birlikte gönlünden başka şeyler geçirmektedir. Bu arada tavuklara atlayan horoz, Yeter’i iyice bu düşünceye yoğunlaştırmıştır. “Senin yediğin halaldır, o ki arka arkaya iki tavuğu da hakladın…” (Dönemeç, s 56)
Loplop eve geldikten sonra, birliktelik Yeter’in beklediği yere varmaz, Loplop yıkanırken önünü de kapatmaktadır. “Deey köyün o baştan bu başa bildiği soykanı benden mi saklıyorsun?” diye sorar Yeter (Dönemeç, s 59).
Öykünün sonunda keşif bitmiş, yargıç tarlayı Loplop’a vermemiştir. Yeter çok da umursamamaktadır tarlanın kendilerine ait olmasını. Tarlayı kazanırlarsa, kocası canlanabilir, ıssız köyün ıssız evinde iyi bir gece geçirebilir diye beklemektedir.
“ Loplop konuştu gene: (…) ‘Sıra sende, Yeter. Bu gece seni yazım yazım yazacağım. Kara toprak olmasın da ak toprak olsun… Ne yapalım…’ dedi. Akşamdan, alaca karanlıkta sürüm başladı.” Dönemeç, Yalın Ses Yayınları, 3. Baskı, 2006, s 65)
Yelatan’da olduğu gibi, Dönemeç’te de şenlikçi halk özdeyişleri arka arkaya sıralanmaktadır. “Azrail gelmiş canım aliyer/ Yar gelmiş yarrağım elliyer.” (s 57-58), “Ara yere atım/ kuru yere götüm” (s 61), “At elin / Göt elin” (Dönemeç, s 62), “İt yatağında kırık ekmek.” (Dönemeç, s 77), “Koca diye iti kırkanlar.” (Dönemeç 137)
Anadolu’da, dinsel inancı günlük yaşama karıştırmayan, cinsler arasında ayrım yapmayan seküler yaşam biçimini Kara Kotan adlı öyküde de buluruz. Olay örgüsünün sürükleyici kahramanı Yeter’dir. Yeri gelir, kocasını yargıca şikâyet eder, yeri gelir kocası Loplop kesilmesine karşı çıkmış olsa da horozun boynunu çekip koparır…
Kaftancıoğlu’nun ilk öykülerinde olduğu kadar yazın yaşamının son dönemlerindeki yapıtlarında da karnavalcılık, şenlikçi tavır sürmektedir. Ölümünden sonra yayınlanmış, İstanbul Allak Bullak adlı kitabındaki kent öykülerinde de yaşamla ölüm, ciddiyle gülmece arasındaki geçişler gözlenir. Kitabın ilk öyküsü “Zebanice Sorular”da anlatıcının kendisini “zebani” ile koşut görmesi Batı Orta Çağı’nın diablerelerini (şeytan oyunları) çağrıştırır. Şeytan, grotesk halk kültüründe sevimli, haşarı bir imge olarak yer alır. Kaftancıoğlu’nun “Zebanice Sorular” adlı öyküsünde pinti Abdi Bey’in ölümü işlenmektedir. Yaşamı boyunca kıymık kalınlığında ekmek dilerek, konuklarına bayat çay içirerek dünyalığını tutmuş Abdi Bey öldükten sonra evinde içkili şenlik düzenlenmektedir. Cenaze sırasında Abdi Bey’in eşine imamlar önden yol vermekte ve böylece arkadan onun kalçalarını izlemektedirler. Genç imam evdeki içkili şenlikte bir yandan kafayı çekmekte, bir yandan yanık sesiyle gazeller okumaktadır.
Köy Enstitülü yazarlarla, Anadolu insanının algılama, deneyimleme, bilgi edinmesinde devrimci bir değişimin yolu açılmıştır. Onlara kendi duygu diliyle, kendisi olma bilinciyle seslenen yeni bir imgelem dünyası doğmuştur.
Kaftancıoğlu ve Enstitülü yazarları yaşatmak, yapıtlarını evlerimizde, alanlarımızda yaygınlaştırmak ve halk içinde savaştırmak, boynumuzun borcu olmalı…
Kaynakça:
Ümit Kaftancıoğlu, Yelatan, Remzi Kitabevi, 1972,
Ümit Kaftancıoğlu, Dönemeç, Yalın Ses Yayınları, 3. Baskı, 2006,
Ümit Kaftancıoğlu, İstanbul Allak Bullak, YAZKO Yayınları, 1985
Mihail Bahtin, Karnavaldan Romana, Çev.: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001
Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev.: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005,
M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, 2004,
Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, Çev. Bozkurt Güvenç, Can Yayınları, 1999,
Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, Çev. Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul 1996,