“ANKARA’DA ANAYASO!”

1961 Anayasası, “Anayaso”lar içinde halkımıza “iltimaso” çekmiş en önemli Anayasa’ydı. Başını Köy Enstitüsü çıkışlı köylü çocuklarının çektiği TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) hareketi, o Anayasa’nın getirdiği olanakların en somut göstergesi oldu. Belki de bir daha eşi benzeri görülemeyecek, tüm eğitim çarkını günlerce durduran “TÖS boykotu”na canlı tanıklık yaptık. “Örgütlü toplum”, “hak arama savaşımı”, “fabrikalar işçinin, tarlalar köylünün” gibi kavramlar gündelik yaşamımıza girmeye başladı. 

27 Mayıs 1960’a Köy Enstitüsü kökenli birçok aydın “Ak Devrim” demeyi sürdürüyor… 27 Mayıs öncesinde, tam otuz Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen bakanlık emrine alınmıştı. Köy Enstitü’lerini öğretmen okuluna dönüştürerek kapatan Demokrat Parti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yi gözaltına alıp Harp Okulu’na götüren iki asteğmenin Köy Enstitüsü çıkışlı olması da çok ilginç bir rastlantıdır. 27 Mayıs ’la ilgili olarak söylenmiş sözlerin içinde en önemlilerinden birisi de Orhan Kemal’e ait olanı olmalı… “Bu yaşıma kadar ben, hiçbir otoriteye böylesine gönül vermemiştim. Sağ olsunlar!” (Fikret Otyam, Orhan Kemal; 27 Mayıs ve Milli Birlikçiler için, Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları, İstanbul 1975, s 207)  

27 Mayıs’ın böyle bir gözle değerlendirilmesi, sonrasındaki yargılamalardaki nesnelliği ve verilen cezaları haklı çıkarma amacına yönelik değildir elbette. 

1961 Anayasası oylamasında henüz neyi oyladığını tam anlayamamış halkımız önemli ölçüde “Hayır” oyu da atmıştı. Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın işçi şairi İbrahim Yıldız, 1970’li yıllarda çıkardığı Maden-İş Sendikası’nın yayın organı “Sendika”da bir işçi dostundan, Veli Usta’dan gelmiş mektubu yayınlar: “Şu buruş buruş olan ellerim, keşke daha önce kopmuş olsaydı; çünkü bu ellerle ben, bu Anayasa referanduma sunulduğu zaman kırmızı oy kullanmıştım. Nasreddin Hoca örneği ben de altımdaki dalı kesmişim de haberim yokmuş. Bu derin, kahredici uykudan bir yıl önce uyandım.” (Sendika -Fikir ve Sanat gazetesi, aktaran Tay dergisi, Şubat 2008, sayı 89, sayfa 22-23) 

Altmışlı yılların sonunda finans oligarşisiyle antika ortağı tefeci bezirgânlığın 27 Mayıs Anayasası’na yönelmiş homurtularına NATOcu paşalardan ses geldi. Lüks bulundu 1961 Anayasası. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de hem de iki kez “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmiş olduğundan”, iktidara el koydu NATOcu paşalar. Kendi gizli örgütleri aracılığıyla kışkırttıkları kan davalarına, siyasi cinayetlere son vermek için iktidar olup, Anayasa’yı paramparça ettiler; hem de iki kere, üst üste... Karşısına çıkmış askere kıyıp silah sıkamamış fidanları, yaşı on sekizi bulmamış gencecik insanları da darağacına gönderdiler “Anayasayı tebdil tağyir ve ilgaya teşebbüs”ten.

O günlerden sonra, bu ülkede, “Teşebbüs”, eylemden daha kötü bir suç sayılır oldu!

Şimdi “ılımlı İslamcı” AKP ve Amerikancı liberal yandaşları, soldan şöyle bir geçerken kendine gelip (hamdolsun!) köşe dönmeciliği yeğleyen, ABD ve AB’den gelen çeşitli fonlardan, oradaki üniversite, doktora vb olanaklarından yararlanmayı seçen sözde aydınlar, politikayı inancının önünde tutan Fethullahçı servislere tetikçilik yapan sözde alperenler, din bezirgânlarının alayı, tümü birleştiler, bugünkü Anayasa taslağına  “EVET” oyu istiyorlar. Yapılmak istenen 1961 Anayasa’sından artakalmış kırıntıları da yok edip sivil bir hegemonya kurabilmektir. 

Neden EVET oyu isteniyor? Özünde, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, YÖK örneğinde olduğu gibi, çoğunluğun temsilcileri tarafından atanabilsin diye. Kimse düşünmez ki, bu çoğunluk kavramı seçim sisteminin yarattığı son derece göreli ve sanal bir çoğunluktur; %35’lik oy oranı ile mecliste ezici bir çoğunluk oluşturulabilinmektedir. 

12 Eylül 1980 Anayasası’nın armağanı olan YÖK, “çoğunlukçu” AKP iktidarına şirin gözükebilmek için olmalı, rektör seçimlerinde üç yüz, dört yüz oy almış öğretim görevlileri yerine yalnızca iki oy almış yalakaları rektör adayı olarak Cumhurbaşkanı’na sunma “adalet ve kalkınma” anlayışını göstermiştir. Şimdi çok demokrasi ve özgürlük şampiyonluğuna soyunmuş yeni Anayasa, ne 12 Eylül 1980’in YÖK’ünü, ne siyasi partilerdeki parti içi demokrasi ve katılımcılığı, ne seçim barajını, ne de parlamenter dokunulmazlıklarını gündeme almıyor her nedense… Adalet mekanizması, “Özel Yetkili Savcı ve Mahkemeler” örneğinde, şekil 1A’da görüldüğü gibi, istenilen doğrultuda hareket edebilsin diye HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne el konulmak isteniyor. Alavere-dalevere al takke ver külah, yapılacak olan budur. 

Anayasa mahkemesi ve “yüksek yargı”, bazı çıkar ortaklıklarının işine çomak sokmaktadır; elbette ki ivedilikle değiştirilmelidir!  

AKP iktidarı, 2004 yılında yaptığı 5177 sayılı kanunla yabancıların çıkardığı madenden devlet payını % 2’ye düşürmüştü. O günden bu ana kadar 350 yabancı maden firması topraklarımızın % 23.5 ne karşılık gelen arazileri ele geçirdi ve yılda 100 milyarlarca dolarlık madenimizi gemilere yükleyip yurt dışına çıkarmaktadır. Bu yabancı firmalarla bu iktidarın ortaklıkları da vardır; örneğin İsrail devletini kurduran Rothschilld ailesi ile Başbakanın damadının genel müdür olduğu Çalık Grubu Anatolia Minerals firmasında % 50 şer ortaktırlar. Bu firma 4 milyon dönüm arazide maden arama hakkını kapatmış durumda.
Sözgelimi, ABD’den mezardakileri bile oy vermeye çağıran Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Koza Grubu, 6 milyon dönüm arazi ve 500 ruhsatla bu işin en önünde

Anayasa Mahkemesi 15.01.2009 da ÇED raporu alma işini Bakanlar Kuruluna veren 5177 sayılı kanundaki maddeyi iptal etti. Söz konusu ruhsatların tamamının iptal edilmesi gerek. Yine hemen bu karardan sonra 10.02.2009 da Danıştay 5177 sayılı kanuna dayalı olarak çıkarılan maden faaliyetleri izin yönetmeliğini tamamen durdurdu. Bunun anlamı da bütün yabancı maden firmalarının ruhsatlarının geçersiz olmasıdır. Ancak hükümet bunu uygulamıyor. Şimdi bu referandumla birlikte EVET çıkarsa, Danıştay’ın yerindelik ilkesine dayanarak verdiği bu karar iptal edilecek maden satışlarının önü açılacak. 

Eti Alüminyum kasasındaki nakit para, stoklarındaki hazır hammadde, dünyanın sayılı entegre fabrikası, 7 adet boksit maden sahası, Antalya gümrük müdürlüğü, Oymapınar Hidroelektrik Santrali ile birlikte değerinin % 1’ine Rizeli Başbakanın yakın dostu Cengiz İnşaat’a satıldı. Ancak Danıştay bu yağmayı durdurdu. İskenderun ve İzmir limanın 80 milyon dolarlık komik rakamlara satışını da Danıştay durdurdu. Yine İGDAŞ A.Ş.’nin satışında İstanbul belediye başkanı Kadir Topbaş’ı tek yetkili kılan uygulama da Danıştay tarafından iptal edildi. İzmir Alsancak’ta Türkiye’nin en değerli yerlerinden olan Tekel’e ait 30 dönümlük arazi imarı arttırılarak 14 milyon 750 bin TL’ye satıldı. Danıştay bunu da durdurdu.
Anayasa Mahkemesi daha neler yaptı? Danıştay’ın başvurusu üzerine, AKP iktidarının kullan-at anlamına gelen 4-C uygulamasına set çekti. Bu uygulamayı esastan incelemeye karar verdi. 

“Toplu Görüşme” yerine “Toplu Sözleşme” deyimini kullanarak çalışan kesimlere hak verdiğini ileri süren AKP, kendi buluşu olan 4C’yi neden kaldırmıyor?

Şimdi ceplerindeki dolarları şakırdatarak Anayasa’ya EVET oyu isteyen çok liberal ve çok demokrat aydın kılıklılar, 4 C olayını neden kulak arkası ediyor?

AKP, Anayasa Mahkemesi’nden, Danıştay’dan ne kadar yakınsa azdır. Enflasyon oranı %5 olarak açıklanırken, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerinin yaptığı %50’ye varan zamlar da durdurulmuştu. Anımsıyoruz; Başbakan da öfkeyle bağırıp çağırmıştı; “madem öyle parti kur karşımıza geç, gel belediyeyi sen idare et” diye! 

Telekom zamları, kredi kartı aidatları ve benzeri birçok şeyi de durdurdu Danıştay. Bu “denetim dışı” yargının günahı saymakla bitecek gibi değil.
İsrail devletinin kuruluşunda kilit rol oynayan Rothschild ailesi kendisine üst olarak eski Galata Bankerlerinin merkezi Karaköy’ü seçmiş ve onlar adına Ofer ailesi 2040 yılından sonra parası ödenmek üzere ihalesiz olarak Galataport’u almıştı. Danıştay bunu durdurmuştu.
Aynı ailenin TÜPRAŞ’ın %14.76’sını, Kuşadası limanı gibi bazı limanları alması ve imar mevzuatında değişiklik yapılmasıyla ilgili işlemlerine de Danıştay tarafından engel olundu. Yine AKP iktidarının köylünün elindeki meraları alırken hazine arazilerini dilediği yabancıya tahsis etme düzenlemesine de Danıştay 4 Mayıs 2005 te dur dedi. 
AKP iktidarından önce, sosyal güvenlik kurumlarına bağlı yurttaşlarımız için sağlık hizmeti tamamen ücretsiz idi. AKP “icraatları” ile, devlet hastanelerinde 3 TL muayene ücreti başladı. 23 Nisan 2009’da Danıştay bunu iptal etti. Sen misin iptal eden; 1 Ekim 2009’da başka bir düzenleme ile Devlet Hastaneleri’nde muayene 8 TL Özel Hastanelerde 15 TL ye çıktı. İktidarın son zamanlardaki tutumu, yüksek yargı kararlarını kulak ardı edip yine kendi bildiğini okumaktır. Halen de bu rakamlar geçerli. Bu para sadece ayakta tedavi içindir; yatarak tedavi olacak için de özel sürprizler beklenecektir. 

Sağlıkta “Aile Hekimliği” uygulamasına geçilerek, birinci basamak sağlık hizmetleri felç edildi. Aile Hekimleri, birer özel işletmeci olarak çalışmaya başladılar. Sağlık hizmeti, ilaç yazma ve hastaya el sürülmeden Batı’da hurdaya çıkmış makinelere sokma işlemine dönüşmüş bulunmaktadır.

Dünyada, sağlığa ayırdığı paranın yarısını ilaca yatıran tek ülke olarak göndere bayrak çekmiş durumdayız.   

Altmışlı yılların ortasında, “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” yasası uyarınca, neredeyse her köye, her mahalleye açılmış donanımlı sağlık ocakları ile bugünküne göre kırk daha yaygın, nitelikli ve ücretsiz birinci basamak sağlık hizmeti verilmekte idi. Birçok şeyde olduğu gibi, yaygın ve ücretsiz sağlık hizmetinde de geriye gittik ne yazık ki…

Ankara bulvarlarının dev tanıtım panolarında kargaları güldürecek duyurular okuyoruz. Anayasa oylamasında EVET isteniyor; gençlere, yaşlılara, kadınlara, dul ve yetimlere, özürlülere ayrıcalıklı işlem için... Sanki birileri ellerini tutuyordu da bunları yapamıyordu EVET oyu isteyenler. Anayasa Mahkemesi ya da HSYK mı engel oluyordu toplumun bazı kesimlerine yönelik böyle “sevecen” önlemler alınmasına? Bugüne kadar yüksek yargının bu yönde çıkarılmış tek yasayla ya da uygulamayla ilgili bir karşı çıkışı görülmüş değildir!

“Yurt Dışına Çıkış Hakkı Genişletilecek” imiş… Buradaki murat da, vergi borçlarını yatırmayıp ultralüks jiplerde ve ormanlık alanların kırılmasıyla oluşturulmuş yüzlerce dönümlük kâşanelerde yaşamayı sürdüren saygın işadamlarımızın önündeki kapıları sonuna kadar açmak olmalıdır. 

Anayasa Mahkemesi’nin yasal olmadığı için engel olduğu, “üç kuruşa millet malını sağa sola peşkeş çekme” olarak yürütülen özelleştirmeler, AKP iktidarından önce SEK, ET-BALIK satılmaları ile başlatılmış, AKP’nin GDOcu ve iktidar çoluk çocuğunu bir anda karunlaştıran Unakıtancı politikaları ile hız kazanmış tarım ve hayvancılığın baltalanması değil midir, gençlerimizi işsiz bırakan, şiddete, uyuşturucuya yönelmelerine neden olan?

Tüm bunlar üzerine konuşup yazışırken, İstanbul’da, bir inşaatta 30 TL günlük ile çalışan Üniversitede Çağdaş Türk Dili ikinci sınıf öğrencisi olan Ömer’in ölüm haberini verdi gazeteler…

Ağrı’dan koşup gelen Ömer’in babasının dediğine göre, Batı Ataşehir’deki Rotary 2420 Bölge Federasyonu, yani lise binası inşaatını yaptıran firma, yani Ömer’in kanına girenler, bir kere açıp bir başsağlığı bile dilememişler. Baba konuşuyor: “Bu bir tavuk değil, bir karınca değil. Üniversiteli gencecik bir insan öldü. (…)Tek elbisesi olduğu için utanıyordu, bir elbise için daha para biriktiriyordu. Geçen ay da parasını vermemişler”.”
“Üniversiteli gencecik bir insan öldü. Kanı bir okulun harcında kurudu” diye yazdı Ece Temelkuran... Aynı yazıda, Anayasa oylamasında EVET ile HAYIR’ı da aynı kefede gösterince titrettiği yüreğimize buz gibi sular döktü. Sonradan da HAYIRcı kanada geçti Temelkuran, duyarlı duruşuna yakışan yeri seçti.  

Bu yazı yayınlanmış olduğunda da Anayasa oylamasının sonuçları da alınmış olacak... 

“Ankara’da Anayaso” tartışmalarında, oylamasında, ya da başka bir yerlerdeki karşılaşmalarda kimin ne dediği de çok önemlidir, kimin kazanacağı da… Ama bunlardan daha önemlisi, Ömer kardeşimizin babasının ya da bir zamanların anlı şanlı Demir Çelik Fabrikaları olarak çalışırken, işçisine bahçeli sıcak sulu lojmanından yüzme havuzuna, “Sosyal Bina”sına kadar her şeyi sağlamış iken özelleştirilerek Kardemir’e dönüştürülmüş, her türlü sosyal güvenlikten yoksun, geleceği patronun iki dudağı arasına bırakılmış, işçisi ha deyince yüzlerce sayıyla kapının önüne konuveren bir fabrikada çalışır olmuş Veli Usta’nın torununun hangi seçeneğe oy vereceğidir. 

Aradan elli yıl geçti ama, bu ülkede Veli Usta’ların ya da Ömerler’in kendileriyle ilgili uygulamalar konusunda bilinçle karar verebilmelerini sağlayacak bir uyanış, bir diriliş sağlanamadı. “HAYIR” cephesinin önünde görünen ve yeryüzünün ilk antiemperalist savaşını yapmış Mustafa Kemal’in izini sürdüğünü savlayan sosyal demokratlarımız, Venezuellalı Chavez kadar bile olamadılar… “Tüm olup bitenin, millet malını yağmalamaların, dökülen kardeş kanının sorumlusu, ABD emperyalizmi ve yerli ortaklarıdır; biz vatan topraklarını, millet çıkarlarını korumak için bu Anayasa taslağına HAYIR diyoruz” demeyi başaramadılar. Emperyalizm ve yedeğindeki besleme-rantiyeci oligarşiyle ilişkileri iyi tutmayı yeğlediler…

Ömerler’in cenazesinde ve benzerlerinde yıllardır “ilahi adalet” üzerinden siyaset yapılıyor; Karabük’te belli cemaatler aracılığıyla ekmek parasının önüne inançlar çıkarılarak Veli Usta’dan sonra gelmiş kuşaklar “Ilımlı İslamcı” parti ve politikanın yedeğine alınıyor. Cumhuriyet’i ve gerçekten Sosyal Devlet ilkesini taşıyan Anayasalar’ı, Rotary kulüpler ya da halktan kopmuş seçkin zümreler savunmaya çalışacaksa, kötü yazgımızın, yürek ezikliğimizin önüne geçilebilmesi olası değildir. Başımızı eğip razı olacağız binlerce kilometre uzaktan çizilen yazgımıza…

Geçtiğimiz yıl, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesi’nin başlattığı Hasanoğlan Çalışması’nda bir araya gelen Ankaralı aydınlar, tüm Türkiye’ye örnek olacak bir çalışma yaptılar. Kendi değerlerine sahip çıkılması doğrultusunda genç kuşaklarla iç içe müthiş bir “imece” çalışmasına giriştiler. 

Şimdi, hiç zaman geçirilmeksizin, ülkenin dört yanında yeni Hasanoğlan ışıkları yakılmalıdır!

Bu ülkenin aydınları, Köy Enstitüleri’nin İsmail Hakkı Tonguç babası, ya da onun TÖSlü çocukları kadar halkın içinde olmayı başaramadıkça, “ANKARA’DA ANAYASO”, Urfalı Bâbi’ye de, Ömer kardeşimizin acılı anısına da, Veli Usta’nın torununa da bir “iltimaso” yapamayacaktır… 

Halkın içinde olmadığı, işleyiş ve denetimine katılmadığı bir demokrasi ile her şey “Foso Fiso” olarak kalacaktır…

alperakcam@gmail.com