AKÇAM OĞUL OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ…

Türkiye kamusal alanı önce Dursun Akçam’ı tanımıştı. Vecihi Timuroğlu’nun “Cilavuzlu Yiğit” diye adlandırdığı, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler arasında “Kafdağları’nın Çarıklı Çocuğu” diye anılan Dursun Akçam, çarıklı ayaklarıyla çıktığı Anadolu’nun Kuzeydoğu çatısındaki Ölçek köyünden, devrimci öğretmen savaşımına, yazarlığa, gazeteciliğe yürümüştü. Dursun Akçam’ın en önemli ayırıcı özelliği, onun hiçbir iktidar döneminde “avanta” bir makam istememiş ve kabul etmemiş olması, hiç bitmeyen tutuklanmalar, sürgünler, açığa alınmalar yaşamasıydı.    

Yoksul bir köylü çocuğundan dünyanın düzenine kafa tutan aydınlar yetiştiren Köy Enstitüleri’nin en çarpıcı ürünlerinden biriydi Dursun Akçam. Halk kültürünün savaşımcı ve çoğulcu karakterinin üstkültüre taşınmasında, Türkiye’de belki de tüm sınıf ve zümrelere örnek oluşturmuş devrimci öğretmen kavgasının alevlenmesinde çok anlamlı bir önderlik yapmış, hatta o ateşi en önce o tutuşturmuştu. Kırıkkale Lisesi Türkçe öğretmeni iken örgütlediği Kırıkkale öğretmenlerinin 14 Şubat 1962 tarihinde yaptığı Anıtkabir Yürüyüşü ile adını ilk kez gazetelerde duyurmuş, aynı yıl Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) yönetimine seçilmişti. 20 Şubat 1963’te TÖDMF’nin düzenlediği “Büyük Eğitim Mitingi”ne Kırıkkaleli öğretmenlerin yoğun bir biçimde katılımını sağlamıştı. 1963 yılında, “Analar ve Çocuklar” adlı röportajla Ali Naci Karacan Armağanı’nı kazanarak yazın dünyasına da adım atmıştı. 

1969 öğretmen boykotunda TÖS ikinci başkanıydı. Demirtepe’deki TÖS Genel Merkezi’nde onun geceli gündüzlü koşturmacası, susmak bilmeyen telefonlara büyük bir heyecan ve azimli bir sesle yanıt vermesi, gelip giden herkese cesaretini, kararlılığını aşılamaya çalışması hep gözümün önündedir. O günlerde, geceyarısından önce eve geldiği görülmemişti. Sonrasında da günler süren Anadolu yolculukları yaptı. TÖS şubelerinin birinden diğerine koştu; sıkıntıya düşen dostlarının, yoldaşlarının yanında olmaya çalıştı.    

Dursun Akçam, 12 Mart 1971 darbesi ile tutuklanıp uzun süre Mamak Askeri Cezaevinde yattı.  

Sonra Akçam oğulların adı duyulmaya başlandı… Akçamlar evinde, 1970 Mart’ında, 17 yaşında tıbbiye ikinci sınıf öğrencisi olarak ilk tutuklanma ve cezaevi kapısını açan Alper Akçam’ın adı kardeşleri kadar duyulmadı siyasal arenada. Ortanca oğul Taner Akçam, Devrimci Gençlik Dergisi sorumlu yazıişleri müdürü olarak altı yüz yılı aşan mahkûmiyet talebiyle yargılanmış, aldığı cezadan sonra cezaevinden kaçmış, 1976 yılından itibaren yurtdışında yaşamaya başlamıştı. 12 Eylül 1980’den sonra Almanya’ya geçen Dursun Akçam’la birlikte Hamburg havasını paylaştılar. 

12 Eylül’den sonra tutuklanan, aylarca işkence görüp idam istemiyle yargılanan küçük oğul Cahit Akçam, Mamak Askeri Cezaevi’nde çoğunluğu hücrede olmak üzere, tam dokuz yıl geçirdi. 

Taner Akçam, özellikle 1990 yılından sonra Ermeni sorunuyla ilgili yazıp söyledikleriyle kendine uluslararası alanda bir yer edinmiş, televizyon ekranlarının, gazete köşelerinin önemli konuklarından olmuştu. 2010 sonbaharında Taraf gazetesinde yazdığı yazılarda, kendi ömrünün ayrılmaz görünen bir parçası olan Türkiye solunu “potansiyel soykırımcı” ilan edip Sırp katil Miloseviç’e benzetince ortalık iyice karıştı. Daha iki yıl öncesinde yaptığı basın toplantısıyla özellikle milliyetçi saldırganlığın kimi tehditleriyle karşılaşan ağbisine sahip çıkan, Taner Akçam’ı birtakım karanlık odaklara yem ettirmeyeceklerini söyleyen küçük kardeş, DEV-YOL davasının önemli sanıklarından olan Cahit Akçam, Birgün gazetesinde yazdığı yazılarla Taner’in eski düşüncesini ve genelde devrimci-sol çizgiyi, dostlarını hiçe sayan tutumuna karşı tavır aldı. Önemli gerçeklere vurgu yapan iki yazısında, çok haklı gerekçeler koyarak Taner’i eleştirdi…    

Kültürel ortamın görsel-baskıcı eğilimleri içinde, Akçam ailesinin geçmişi ve bugüne kadar savaştırmaya çalıştığı düşünceler yeterince ayrıştırılamadı, anlaşılamadı. Taner’in, Taraf Gazetesi yazarlığında egemen politikaların aldatıcı “liberal yüzü” olarak işlevsellik kazanmış bugünkü çizgisi, kimi çevrelerce onun devrimci geçmişinin bir uzantısı gibi kabul gördü.

Taner Akçam, 12 Eylül Anayasa referandumunda “Evetçi” kanatta yer almış, aile bireylerine Amerika’dan gönderdiği elektronik iletilerde, en çok da “Evet oyları fazla çıkarsa sıkıveririm kafama bir kurşun” diyen Evren’in sonunu görmek için Evet oylarının fazla çıkmasını istediğini söylemişti.  ABD ve AB egemenlerinin devlet yetkililerinden elçilerine tam desteğini almış, iktidar olanaklarıyla olmadık demagojik sloganlarla dağı taşı donatmış “Evet” yandaşlarının oylamada önde çıkacağını, demokrasiyi genişletme ve halklaştırma çabası olarak tanıtımı yapılan yeni dönemde özgürlüklerin daha da kısıtlanacağını, yargının da iktidar tekeline geçeceğini, 12 Eylülcü paşaların asla ve asla yargılanmayacağını, Kenan Evren’in de kafasına kurşun filan sıkmayacağını bilebilmek için kehanete gerek yoktu oysa…   

Can Dündar da, Milliyet gazetesindeki 17 Ekim 2010 tarihli yazısında Taner ve Cahit Akçam kardeşlerin gazete manşetlerine taşmış görüşlerini karşılaştırmaya çalıştı. Onları “kardeşçe tartışmaya” çağırdı…

Öncelikle, Taner’in Can Dündar’ın yazısında sözünü ettiği, kimi aydınlarımız tarafından da “sıradışı” olarak nitelenen yorumlarının hiç de sıradışı olmadıklarını söylemek zorundayız. Emperyalist metropoller tarafından desteklenen, hatta üretilen kimi kültürel söylem ve sembollerin bizim toplum için “sıradışı”, “ayrıcalıklı”, “muhalif” bir niteliği olduğu düşüncesi, bir yanılsama ya da aldatmacadan başka bir şey değildir. Taner Akçam’a yeryüzünün birçok ünlü televizyon kanalının ve gazetesinin ekranı sonuna kadar açıktır; düşündüklerini rahatça söyleyebilmekte, her türlü iletişim olanağından yararlanabilmektedir. Taner, kendi dedelerinin de somutça yaşadığı toplumsal ve tarihsel gerçeklik apaçık ortadayken, ayakları yere basmayan, emperyalizmin kışkırttığı halklar, milletler kavgasının arka planını görmek istemeyen bir yorum getirmektedir.  

Birkaç ay önce Aksiyon dergisinden aramışlardı beni. Taner Akçam’ın yazar ağbisiyle tanışmayı ve kendisiyle bir söyleşi yapmak istediklerini bildirmişlerdi. Yazar ağabey, tezcanlılık yaptı, bazı konularda Taner Akçam gibi düşünmediğini söyledi. Karşı taraf telefonu kapadı ve bir daha aramadı.

Taner’in egemen Batı metropollerinde büyük olasılıkla da Türk kimliği taşıdığı için çok ilgi uyandıran Ermeni sorunuyla ilgili görüşleri, neredeyse tek yaşam söylemi olmuş, “bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur”a dönmüştür… Yeryüzünde başka hiçbir sorun, hiçbir dert kalmamıştır sanki… Bugün de nice “soykırım”lar yaşanıyor oysa. Günahsız insanların üzerine emperyalist savaş orduları saldırıyor, bombalar yağdırılıyor, milyarlarca insan açlığa, ilaçsızlığa ve dogmatik inançlara mahkûm ediliyor; Şarkiyatçı sömürgenlerin kullanıp kışkırttığı etnik ve dinsel farklılıklar nedeniyle, insanlar canlı bomba olup birbirinin üstünde parçalanıyor. Tarihle, bilimle ilgilenen birisinin, tüm olup biteni görmemesi, ya da görmezden gelmesi karşısında denilecek bir şey bulmak çok zordur. 

Taner’in bu tek ve tekil dilli uğraş alanına, kendi deyimiyle “Ermeni Soykırımı” olayına bakarken, var olan bir eksikliğini, aynı zamanda bir yanlışlık olarak göremezsek, mahalle metaforuyla yola çıkarak Taner’in yaptığı güncel politik ayrıştırmada da aynı yanılsamayı sürdürmüş oluruz. Taner, Taraf gazetesindeki yazılarında, kendisini mazlum ve inançlıların yer aldığı mahallede, Türkiye solunu da darbecilerin arka bahçesinde gördüğünü imleyen söylemler kullanmıştı. 

Taner’in tarihe bakışında, emperyalizm ve kapitalizm gibi sözcüklere, kavramlara yer yoktur. Oysa ki, emperyalizm çağında, halklar, milletler arasındaki hiçbir kavga, sürtüşme, emperyalizm arka planından soyutlanamaz. Yeryüzünde, kapitalizm ve emperyalizm varlığını görmezden gelen bir tarih tezi ve toplumsal çözümleme çabası, eksik değil, yanlıştır. Yalnızca İttihat Terakki'yi suçlayarak Alman Emperyalizmi'ni ve dönemin işbirlikçi burjuvalaşma girişimlerini dolaylı olarak aklayan, ya da tam tersi düşünceyle yalnızca Ermeni toplumunu karalayarak Rus Çarlığı'nı, İngiliz Emperyalizmi'ni görmezden gelen bir bakış açısı, yeryüzünde bugün de süren savaşların, doğal çevrenin insafsızca sömürülmesinin, yoksul halkların bombalanmasının, açlığa ve akıldan arındırılmaya sürüklenmesinin, kültürler arasına savaş tohumları atılmasının sorumlusu olan emperyalist egemen sisteme karşı söz hakkı kullanmayan, buna niyeti olmayan bir bakış açısıdır. 20. yüzyılın ilk yarısında, Alman Emperyalizmi’nin “Pan Türkizm” ya da “Turancılık” akımını kullanarak Kafkasya’ya, Orta ve Uzak Asya’ya ulaşma politikalarının yerini, bugün, ABD Emperyalizmi’nin “Ilımlı İslâm”ı almıştır. Fethullah Gülen okulları ve siyasal cemaat yapılanmalarının arkasındaki gücün kim olduğunu, yalnızca o politikalara oy veren masum Anadolu Müslümanlığı görememektedir…   

20. yüzyıl başında, İttihat Terakki’nin seksenin üzerinde şirket kurarak demiryolları boyunca Alman emperyalizmine hizmet ile İngiliz-Fransız Emperyalizmi işbirlikçisi, Ege ve Marmara’da yerleşik Levanten burjuvazinin yerini alma girişimi, kısacası, “burjuva” niyetleri ve sonuçları, İttihat Terakki’nin önemli adları tarafından da birçok kez de dile getirilmiştir.  

İttihat Terakki ileri gelenlerinden Kara Kemal’in Osman Nuri’nin Mecelle-i Umur-u Belediye’sinde yayınlanan, 1908 tarihli makalesinde (s 869), İttihat Terakki’nin memlekette bir burjuva sınıfı yaratarak varlığını sürdürebileceğini vurgulaması, Tekin Alp’in on yıl sonra 1918 tarihinde, Yeni Mecmua’da yayınlanmış ’Milli iktisat’ ve ‘milli burjuvazi’ siyasalarının ilk on yılının sonunda”  yazısı, bu konuda çok önemli ipuçları verir. (Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, s 197-198).

 

Tekin Alp’in makalesi, dönemin halkçı yanları ağır basan Türkçüleri’nin kapitalizm karşısındaki duruşlarını ve sonuçta ortaya çıkmış duruma ilişkin yorumlarını ironik bir acıyla yansıtmaktadır. “Muharebeden (I. Dünya Savaşı –bizim notumuz-) evvel memleketimiz, Avrupa memleketlerine nisbetle fakir, kuvve-i istihsaliyyesi pek mahdut, terakki istitadı adeta mevkut idi. Böyle olmakla beraber orta halli adamlar nisbeten refahı hâl içinde imrâr-ı hayat edebilirlerdi. Dimağı veya kolları işleyen her fert nasılsa kendine meâr-ı maişet bulabilirdi. Avrupa’da icra-i tahribat eden kapitalizm usul-ü iktisadîsi bizde henüz ahz-ı mevki’ edememişti. Binlerce, yüzbinlerce efrâd-ı beşerin bir iki sermayedarın tahakkümü altında bulunduğunu görmüyorduk. Halbuki bugünkü millî iktisatla orta halli adamlar için geçinmek imkânı kalmamış, halk tabakaları hemen kâmilen fakr-u zarurete mahkum olmuştur. Milli iktisadımızı vücuda getiren amiller umumî serveti arttırmak suretiyle bütün efrâd-ı milleti mes’ut ve bahtiyar etmeye çalışacak yerde umumi servetin zararına olarak bazı fertleri lüzumundan fazla zengin etmiştir. Orta halli adamların senelerden beri dişten tırnaktan arttırarak beş on kuruşluk sermayeler yavaş yavaş talihin, tesadüfün, yolsuz bir takım ahvâlin meydana çıkardığı bir takım adamların ceplerine akıp gitmiş ve bu suretle harb zenginleri namıyla maruf bir sınıf-ı gayr-ı mümtaz vücuda gelmiştir.” (Tekin Alp, “’Milli iktisat’ ve ‘milli burjuvazi’ siyasalarının ilk on yılının sonunda”. Yeni Mecmua, 1918, sayı 59, s 133-134, aktaran T. Parla, “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm”, s, 197-198) 

 

Taner Akçam’ın, Taraf gazetesinde, zamanında kendisinin de içinde bulunduğu Türkiye solunu “İttihat Terakki” politikalarının bir sürdürümü olarak görmesi, kendi kıvırtmalarına giydirilmiş bir kılıftan öte anlam taşımamaktadır. Sanki, yıllarca işkence görmüş, olmadık saldırılara uğramış Türkiye solu ve sosyalistleri, Taner’in taze dostları “yeşil sermaye”miz gibi, şirketler kurup köşe üstüne köşe dönmüş, emperyalizme kültürel sözcülük, politika avadanlığı yapmıştır… 

 

Taner önce dönüp aynaya, yanında yer aldığı kişilere baksın!

 

Diğer yandan, 20. yüzyıl başında Osmanlı topraklarında başlamış çeşitli uluslaşma süreçleri içinde Ermeni burjuvazisinin, Rus Çarlığı ve Fransız-İngiliz Emperyalizmi dirsek teması ile başlattığı Anadolu topraklarında bir Ermeni devleti kurma girişimi de hesaba katılırsa, sonuçta ortaya çıkan ve Taner’in “Ermeni Soykırımı” olarak adlandırdığı acı olayların ekonomik-politik arka yapısı iyice aydınlanmış olacaktır.

 

Taner ve benzeri “liberal” aydınlar, o günlerde Osmanlı topraklarında yaşayan halklar-milletler içinde yalnızca Türklere ayrı bir ulus olma, uluslaşma hakkı tanımamakta, ya da Sevr’de uygulanmaya çalışıldığı gibi, Ankara ve çevresindeki küçük bir toprak parçasını “hak” görmektedir. 

 

Taner’in Taraf gazetesindeki yazısında yer alan mahalle ayrıştırması da özgün bir söylem değildir. 12 Eylül 1980 miladından itibaren ABD’nin Türkiye kültür politikalarının üzerine oturduğu, Orhan Pamuk’un önce Kar adlı romanında, sonra İstanbul/ Şehir ve Hatıralar yapıtında somutlaşan, “seçkin-laik-darbeci” kesimle “inançlı-mazlum-mağdur halk” arasındaki ikilem üzerinden geliştirilmiş, Deniz Feneri olayında kime hizmet etmekte olduğu en açık biçimde sergilenmiş, halkın ABD emperyalizmi güdümlü  “yeşil sermaye” boyalı Finans Oligarşisi’nin ekonomik-politik arabasına bağlanmasıyla sonuçlanmış bir kültürel girişimin bugüne uyarlanmasıdır. 

 

Son yılların bu müthiş “darbecilik” kavramının kültürümüze girişi de, Erich Jan Zürcher, Ettiene Copeaux gibi Batılı Şarkiyatçı düşünürler aracılığı ile olmuştur. “Liberal” aydınlarımızın oradan kaptıkları kavram, ABD emperyalizminin “Ilımlı İslâmcı” politikaları içinde kültürel ve siyasal bir koçbaşı gibi kullanılmaya başlanmıştır (Bu konudaki ayrıntılı bir çözümleme çabası, ANADOLU RÖNESANSI ESAS DURUŞTA –Alper Akçam- adlı yapıtta bulunabilir).  

Cahit ve Taner Akçam kardeşler arasındaki ikilem ve tartışmalar içinde, Cahit Akçam’ın çizgisinin çalışan halk yığınlarının çıkarları, toplumsal-siyasal özgürlükler bağlamında egemen ve baskıcı sisteme muhalif, Taner Akçam’ın çizgisinin ise yeni iktidar politikalarında yelpazenin bir parçası olarak değerlendirilmesi  çok daha doğru bir bakış açısı olarak görülmelidir. Taner Akçam, ABD emperyalizminin kültürel yayılma ve kitleleri dümen suyuna almada kullandığı inançlar-cemaatler sisteminin sözde liberal bir parçası olarak işlev görmektedir.

Bu tartışmaya eklenebilecek bir nokta da kendisini bu topraklara sığınmış “ürkek bir güvercin” olarak gören Hrant Dirk’in alçakça katledilmesi sonrasında da Türkiye solu ve sosyalistlerinin gösterdiği önemli duyarlılık ve yoldaşça tavır olabilir. Şimdi yanıtlasın Taner, Hrant’ın ölümü karşısında, yeni mahallesinin sözcüleri hangi insanca yaklaşımı gösterebildiler? Referandumda heyecanlı “Evetçilik”le destek verdiği iktidarının Avrupa Parlamentosu kurumlarına gönderdiği savunmadan da haberi yok mudur? 

Bugüne kadar, bir ağabey olarak, Taner’in de sözcülüğünü yaptığı emperyalist ülke parlamentolarında oylaması yapılan “Ermeni soykırımı” tezlerine karşı “soykırımcılar soykırım yasası oylayamaz” biçiminde özetleyebileceğim bir karşı çıkışım olmasına karşın, susmayı yeğlemiştim.

Bugün, soyadını taşıdığımız ve yedi yıl önce yitirdiğimiz Dursun Akçam’ın yaşam ve anısına olan saygımla, Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı’nın da başkanı olarak konuşmak zorundayım.

Taner Akçam, babasına, soyadına, dostlarına, yoldaşlarına ve tüm Türkiye halkına karşı, hiç de etik olmayan bir davranış biçimini seçmiş, bulunduğu mahalleyi değiştirerek hem ABD’deki yaşam çizgisiyle, hem Türkiye üzerine söyledikleriyle, iktidar tarafına, diğer mahalleye geçmiştir.

Olayın özeti budur.

Kendisine, yeni mahallesinin ve yerinin, kendi kullanmasını beklediğimiz yeni diliyle, “hayırlara vesile olmasını” diliyoruz.  

 

“Akçam soyu” tartışmaları… 

Taner Akçam’ın 20. yüzyılın son yıllarında iyice dillere dolanan Ermeni tezleri, aynı zamanda Akçam soyadına yönelik kimi saldırıların, iftiraların da başlangıcına yol açmıştı. Taner Akçam’la mücadele ettiğini sanan çarpık kafalı birilerinin başlattığı, Taner’in ölmüş dedesi ve dedesinin babasına kadar dil uzatan, kemikleri bile çoktan toprak olmuş masum insanlara olmadık iftiralarla saldıranların sayısı Angora Yayıncılık’ın yayınladığı Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabından sonra daha da çoğaldı. Dursun Akçam’ın küçük oğlu Cahit Akçam’ın Angora Yayıncılık’la ilişkisini dillerine pelesenk eden, Hanefi Avcı’nın kitabında açığa çıkmış iktidar-cemaat ilişkilerini gözden kaçırmak için olmadık dil oyununa başvuran iktidarcı medya tetikçileri de koroya katıldı. Akit Gazetesi’nden Samanyolu Tv.’ye, birçok kalemşor çıktı sahneye, Akçam dedelere iftira yağdırma kampanyasına katıldı. 

Alper, Taner ve Cahit Akçam’ların dedeleri Hasan ve Eyüp’e kadar uzanan yalan ve iftira kampanyasının ilk kaynağı Fransa’dan yayın yapan bir bilgisunar sitesidir. Bu sitenin “Türkçe Haberler” bölümünde yıllarca önce yazılmış ve oradan yapılan alıntılarla Türkiye’deki bazı sitelerde de yakın zamanda yayılan iftiralara bakılırsa, Taner’in büyük dedesi Ermenidir (!) ve Agop olan adını değiştirip Müslüman adı Hasan’ı almasına karşın Bolşevikler tarafından öldürülmüştür. Bu saçma kurmacanın kim veya kimler tarafından ortaya atıldığı henüz anlaşılamamıştır. 

Oysa ki, Taner’in de, hepimizin de büyük dedesi, Ahıska’dan gelmiş Murat Dede’den sonra yaşamını az buçuk bildiğimiz Hasan Dede, 1915 yılında, Ardahan’ın geçici bir süre Türkler’in eline geçmesinden sonra saldırganlaşan Rus askeri birlikleri tarafından Ölçek Köyü’ndeki evinde öldürülmüştür. O dönemde Rus birlikleri içinde çok sayıda gönüllü Ermeni olmasına karşın Hasan dedeyi kılıçla öldüren asker ya da askerlerin etnik kökeni hakkında bir şey söyleyebilmek olası değildir. Hasan Dede’nin ölüm tarihi Bolşevik ihtilâlinin ve iktidarının çok öncesine denk gelmektedir. 

Hasan Dede’nin büyük oğlu, bizim öz dedemiz, yürekli ve mert insan Eyüp ise yöredeki Ermeni-Türk çatışmaları sırasında Gölebert (şimdiki Çamlıçatak) köyünde karargâh kurmuş Mazmanov komutasındaki Ermeni çetecilerin Ölçek köyüne yönelik saldırısına silahla karşılık veren ve köyü savunmaya çalışan Ölçekliler arasında, ön saflarda yer almıştır. Eski Sanayi ve Teknoloji Bakanı Abdulkerim Doğru ile eski Dağcılık Federasyonu Başkanı, Ankara Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mecit Doğru’nun (her iki ad da Dursun Akçam’ın öz teyze çocuklarıdır) babaları Ölçek Köylü Mehmet Doğru’nun yazdığı 1972 basımlı Ölçek Köyü Tarihi adlı yapıtta konuyla ilgili geniş bilgiler ve çatışma yöresinin krokileri de vardır.

 

Fransa’dan yayın yapan söz konusu sitede, Ermenilere yol gösterdiği için 1928 yılında köylüler tarafından linç edilerek öldürüldüğü söylenen Eyüp Akçam, 1969 yılında büyük olasılıkla oğlu Dursun Akçam’ın da ölümüne neden olan Akciğer kanseri nedeniyle yaşamdan ayrılmıştır. 

Eyüp Akçam’ın Dursun Akçam tarafından 1964 veya 1965 yılında çekilmiş, Ölçek köyündeki Akçamlar evinde asılı bulunan fotoğrafı. 

1969 yılı sonbaharında ikinci sınıf tıp öğrencisi olarak çok sevdiğim köyüme gitmiştim. Bana “apul” diye seslenen dedem ağır hasta idi. Eyüp dede de, tüm akrabalar da, ona en çok benzeyen torunu olarak görürlerdi beni. O an, bir kez daha Ardahan’daki çocukluk günlerini anımsadım. Okullar yaz dinlencesine girer girmez, dedem Ardahan’daki Rus’lardan kalma taş duvarlı evimizin kapısını çalar, kısa bir soluklanmadan sonra da, önüme düşerdi. Birlikte Gölebert yaylasından ve dağlardan saatlerce yürüyerek Ölçek yaylasına giderdik. Yorulduğunda da bir taşın üzerine oturur, tabakasından tütün çıkarıp sarardı. Bana da cebine doldurmuş olduğu küçük kara hurmalardan yemem için bir avuç uzatırdı. Yayladaki ve köydeki evin ocağında, ateşe yakın sağ köşeye, köylümüzün Rusça olması gereken sözcükle "gera" diye adlandığı yere, Eyüp Akçam kalktıktan sonra yalnızca benim oturma hakkım vardı. Başka birisini oraya oturmuş gördüğünde öfkelenip kovalardı.  
Kuzeydoğu’daki kıtlık yıllarında şeker ve gaz sıkıntısı çekilmekteydi. Çayı çok seven Eyüp Akçam’ın ceket iç cebinden ise, kesme şeker eksik olmazdı. Evdekiler çay içecekleri zaman şeker istemem için beni dedeme gönderirlerdi. O da “Apul” torununu kıramaz, cebinden çıkarıp bir tek kesme şeker verirdi. O tek kesme şeker ev halkı tarafından parçalanır, herkese yetecek duruma getirilirdi. 

Medya tetikçileri tarafından hakaretlere uğrayan Eyüp Akçam, Ölçek Köyü'nün "Deli Eyüp"ü, korkusuz, serüvenci bir adamdı. Köy Rus işgali altındayken köylü sığındığı Hopal (şimdiki Kuşuçmaz) köyünde aç kalınca, karlı doruklardan Ziyaret Tepe'ye (Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları adlı yapıtında Evliyatepe olur) kadar yürüyüp beline bağladığı uzun urganlarla aşağı salınarak tepenin altındaki mağaraya, Rus levazım deposuna girmiş, nöbetçiyi bağlayıp iki çuval un çıkarmıştı. Köylünün "cin var!" diyerek kaçıştığı değirmeni gece kalarak beklemiş, bacadan gelen ışıkta taşın üzerinde oynayan ot gölgesini yumruklayıp elini yaralamıştı.  
 
Geçmiş Bir Zamandı adlı romanda, Kâftarküski adlı öyküde (Gidenler Gelenlerdi adlı kitap) ve daha birçok yazınsal metinde onu sevgiyle anmaya, yaşatmaya çalıştım. 

1969 sonbaharında, dedem, evin yandan pencereli tek odasında solunum zorluğu çekerek ve öksürerek hasta yatağında yatıyordu. “Apul beni Ankara’ya götür” diyordu… Büyük olasılıkla onu bir daha göremeyecektim. Ayağa kalkmakta bile zorlanan dedemin önce üç saatten fazla sürecek bir kamyon karoser yolculuğuna, arkasından iki günlük kara tren yolculuğuna dayanabilmesi olası görünmüyordu. 

1969’un son günlerinde aldık ölüm haberini. 

Ardahan’daki nüfus kaydından Eyüp Akçam’ın ölüm tarihi öğrenilebileceği gibi, Eyüp Akçam’ın gömütünün 1968 yılından itibaren kullanılmaya başlanan köyün yeni mezarlığında bulunuyor oluşu da ayrı bir gerçekliktir. 

Eyüp Akçam’ın Ölçek Köyü yeni mezarlığındaki gömütü.

Aynı sitede yer alan diğer bir yalan ve yakıştırma da Eyüp Akçam’ın karısının Gürcü kökenli olduğudur. Eyüp Akçam’ın karısı, Seyhat nenemiz de Ölçek köylüsüdür. Anası, Bangis (Taşlıtarla) köylüsü Kürt kızı Naze, babası Ahıska göçmeni Aslan’dır. 1977 yılında ölen Seyhat nenemizin mezarı da Ankara’da Karşıyaka mezarlığı M 20, Parsel 585’te, oğlu Dursun’un mezarının çok yakınında bulunmaktadır. Nenem ve büyük kızı Sultan çok iyi Kürtçe konuşurlardı. Ardahan’da ve Bangis’te hâlâ yaşayan ve bu gerçekleri bilen çok sayıda hemşerimiz, akrabamız vardır. 

Ayrıca, Akçamların büyük dedesi Hasan’ın Ermeni, neneleri Seyhat’ın Gürcü olması neyi değiştirirdi ki? 

En iyisi, insanı insan olarak algılamaktan âciz soysuzlar, arada bir aynaya bakıp içlerindeki irini görmeye çalışsınlar… 

Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı ve Akçam soyadı taşıyanlar olarak, Fransa’dan ve Türkiye’den yapılan yayınlar ve yazarlarına karşı dava açıyoruz. Bu yayınlardan bir kısmı mahkeme kararıyla kaldırılmış bulunmaktadır. Açılan davayı bir tazminat talebiyle de birleştirip, eğer parasal bir getiri sağlanabilirse, Ardahan’da yöresel çalgı olan tulumun yaşatılması, geliştirilmesi tasarımında kullanmayı düşünmekteyiz. 

Akçam ailesinin yaşadıkları, Anadolu yakın tarihinde çizgiden çıkmayı göze alabilmiş olanların başına gelenlerle ilgili yüzlerce ders çıkarılabilecek bir hikâye gibi akıp gidiyor… 

alperakcam@gmail.com

0532 7650723